Düşler, Gerçekler ve Çember - II
February 4th, 2008…
Bir süre sustu. Tekrar Raif beyi düşündü. Saate son bir kez daha baktı. Gecikmişti.
Tam 15 yıl gecikmişti..
…
Balmumcu’dan aşağıya Beşiktaş sahiline inen Barbaros Bulvarında şıkışık trafiğin ortasında kalmıştı. Sabah trafiğinin bu saatlere kadar sarkmış olması canını sıkmış, kendisini sararmaya başlamış yapraklarıyla iyiden iyiye hissettiren sonbaharın hüzünlü güneşi ile teselli bulmaya çalışıyordu. Yıldız civarından boğazın gürüntüsü, belli belirsiz kızkulesi manzarası ve radyoda duyulan sözler: “No need for greed or hunger, A brotherhood of man”1.İşte tüm bunlar bir anda trafiği unutturmuş, biraz önce bünyesini saran gerginlikten eser kalmamıştı. Biliyordu ki gideceği yere bir saat geç gitmesi ile iki saat geç gitmesi arasındaki tek fark, iki ile bir arasındaki matematiksel farktan ibaretti. Bu matematiksel hesabın farkına varamadığı günlerde geç kalma duygusunun dayanılmaz ağırlığı altında binbir türlü telaş ve sebepsiz gerilimler yaşamıştı kendisiyle. Ama işte ortada, apaçık kendini gösteriyordu olay: tüm olay iki ile bir arasındaki matemetiksel farktan öte birşey değildi ve o artık bunu biliyordu…
Son yıllarda her yerde türeyen, adının aslında ne anlama geldiğini kimselerin bilmediği, ispanyol kökenli bir kelime ile anlatılan yere, “plaza” nın önüne gelmiş, güvenliği, dönel kapıları ve en nihayetinde turnikeleri hergün yaptığı ve kanıksadığı şekilde değil de biraz daha farklı ve sanki bu işlemleri ilk defa yapıyormuş gibi şaşkın ve ürkek ve de yavaş bir şekilde geçmişti. Elini asansör düğmesine uzatmıştı ki cep telefonundan yükselen zil sesi ile irkildi. Saniyeler içinde kafasında yıldırım hızıyla düşünceler dolaştı. Önce hangisini yapması gerektiğine karar veremiyordu. Asansöre uzanmış el bir an donmuş, efendisinin vereceği kararı bekliyordu. Cep telefonu ise sanki orkestra şefinden tempo işareti almış müzisyen gibi daha bir hızlı çalmaya, kararsız sahibine baskı yapmaya başlamıştı. Elinin gitmediği cep telefonu bu yüksek tempodan sonuç alamayacağını anlamış olmalı ki bir anda dut yemiş bülbül gibi sustu. Bir an havada donmuş olan el düğmeye uzandı. Düğmede kırmızı ışık yanmış, herşey yoluna girmişti. Uzay üssünü andıran metalik ortama adımını atmış, asansör kapısı yine bir uzay üssünün kapısını andırırcasına elektro-manyetik bir şekilde kapanmıştı. Tek bir kişinin bile gülümsemediği, herkesin ifadesiz göründüğü kalabalığa baktı. Sonra başını kapının yanındaki tuş bölmesine çevirdi. Onbeş numaralı kat düğmesine bastı.
Kaya parçalarının üstüne basa basa ilerlemeye çalışıyordu. Başındaki kasketi arada çıkarıyor, elinde oynuyor, sonra da tekrar başına takıyordu. Üstünde gri eski bir cepken, altından kahverengi yıprandığı ve uzun zamandır yıkanmadığı her halinden belli olan kahverengi bir pantolon vardı. Yola çıktığından beri bir saat geçmiş olmasına rağmen gidecek daha çok yolu vardı. Kasaba meydanında kıran kırana pazarlık yaparak almıştı ardından gelen Doru atı. Doru Atı görür görmez begenmiş, sevmişti. Sanki romandaki Musa Kazım Ağaefendi’nin at çiftliğinden yetişmişti. Musa Kazım Ağaefendi’nin dediği gibi “Bu doru at üstündeki insana hemen uyuyor, onunla bütünleşiyor, o üzüntülüyse üzüntülü oluyor, sevinçliyse sevinçli oluyordu“2. Bir süre sonra dağın eteklerine yaklaştıklarını etraftaki kar birikintilerinden anlıyor, artık yorulmuş ama mutlu bedenini dinlendirecek uygun bir yer arıyordu. Biraz ilerde hafif bir düzlük gözüne ilişti. Doru at ile beraber oraya yöneldiler….
Garip, kısa bir ses ile asansör durdu. Kat numarasını gösteren asansör ekranında “15” yazıyordu. Kapı yine elektro-manyetik bir şekilde açıldı. Kapının açılmasıyla kendine geldi. Dağ – Asansör ayrımına varması birkaç saniye sürdü. Doru At’ı oralarda bırakarak ve geride kalan ifadesiz topluluğa “iyi çalışmalar” diyerek, adımını asansör dışına doğru attı. Başka bir kart ile açılan kapıya yöneldi. Kartını okuttu, kapıyı açtı, konuşan insanlar, telefon sesleri, koşuşturan insanlar arasından masasına yöneldi. Masasındaki “yine bir gün, yeni bir gün” yazılı kağıdı sessizce aldı, buruşturdu ve masanın altındaki çöpe attı tıpkı çöpe atacağı şimdiki yaşamı gibi o yazıda başka yerlere gitmeliydi.
Artık kontrol edebilecek, kendine dair herşeyin kontrolünü eline alabilecekti.
Çok yaklaşmıştı ve biraz daha beklemeliydi. Kalmak için geç, gitmek için ise erkendi henüz…
1John Lennon / Imagine
2Yaşar Kemal / Karıncanın Su İçtiği / YKY
Erhan Ekici
4 Şubat 2008