Düşler, Gerçekler ve Çember - II

February 4th, 2008

Bir süre sustu. Tekrar Raif beyi düşündü. Saate son bir kez daha baktı. Gecikmişti.

Tam 15 yıl gecikmişti..

Balmumcu’dan aşağıya Beşiktaş sahiline inen Barbaros Bulvarında şıkışık trafiğin ortasında kalmıştı. Sabah trafiğinin bu saatlere kadar sarkmış olması canını sıkmış, kendisini sararmaya başlamış yapraklarıyla iyiden iyiye hissettiren sonbaharın hüzünlü güneşi ile teselli bulmaya çalışıyordu. Yıldız civarından boğazın gürüntüsü, belli belirsiz kızkulesi manzarası ve radyoda duyulan sözler: “No need for greed or hunger, A brotherhood of man”1.İşte tüm bunlar bir anda trafiği unutturmuş, biraz önce bünyesini saran gerginlikten eser kalmamıştı. Biliyordu ki gideceği yere bir saat geç gitmesi ile iki saat geç gitmesi arasındaki tek fark, iki ile bir arasındaki matematiksel farktan ibaretti. Bu matematiksel hesabın farkına varamadığı günlerde geç kalma duygusunun dayanılmaz ağırlığı altında binbir türlü telaş ve sebepsiz gerilimler yaşamıştı kendisiyle. Ama işte ortada, apaçık kendini gösteriyordu olay: tüm olay iki ile bir arasındaki matemetiksel farktan öte birşey değildi ve o artık bunu biliyordu…

Son yıllarda her yerde türeyen, adının aslında ne anlama geldiğini kimselerin bilmediği, ispanyol kökenli bir kelime ile anlatılan yere, “plaza” nın önüne gelmiş, güvenliği, dönel kapıları ve en nihayetinde turnikeleri hergün yaptığı ve kanıksadığı şekilde değil de biraz daha farklı ve sanki bu işlemleri ilk defa yapıyormuş gibi şaşkın ve ürkek ve de yavaş bir şekilde geçmişti. Elini asansör düğmesine uzatmıştı ki cep telefonundan yükselen zil sesi ile irkildi. Saniyeler içinde kafasında yıldırım hızıyla düşünceler dolaştı. Önce hangisini yapması gerektiğine karar veremiyordu. Asansöre uzanmış el bir an donmuş, efendisinin vereceği kararı bekliyordu. Cep telefonu ise sanki orkestra şefinden tempo işareti almış müzisyen gibi daha bir hızlı çalmaya, kararsız sahibine baskı yapmaya başlamıştı. Elinin gitmediği cep telefonu bu yüksek tempodan sonuç alamayacağını anlamış olmalı ki bir anda dut yemiş bülbül gibi sustu. Bir an havada donmuş olan el düğmeye uzandı. Düğmede kırmızı ışık yanmış, herşey yoluna girmişti. Uzay üssünü andıran metalik ortama adımını atmış, asansör kapısı yine bir uzay üssünün kapısını andırırcasına elektro-manyetik bir şekilde kapanmıştı. Tek bir kişinin bile gülümsemediği, herkesin ifadesiz göründüğü kalabalığa baktı. Sonra başını kapının yanındaki tuş bölmesine çevirdi. Onbeş numaralı kat düğmesine bastı.

Kaya parçalarının üstüne basa basa ilerlemeye çalışıyordu. Başındaki kasketi arada çıkarıyor, elinde oynuyor, sonra da tekrar başına takıyordu. Üstünde gri eski bir cepken, altından kahverengi yıprandığı ve uzun zamandır yıkanmadığı her halinden belli olan kahverengi bir pantolon vardı. Yola çıktığından beri bir saat geçmiş olmasına rağmen gidecek daha çok yolu vardı. Kasaba meydanında kıran kırana pazarlık yaparak almıştı ardından gelen Doru atı. Doru Atı görür görmez begenmiş, sevmişti. Sanki romandaki Musa Kazım Ağaefendi’nin at çiftliğinden yetişmişti. Musa Kazım Ağaefendi’nin dediği gibi “Bu doru at üstündeki insana hemen uyuyor, onunla bütünleşiyor, o üzüntülüyse üzüntülü oluyor, sevinçliyse sevinçli oluyordu2. Bir süre sonra dağın eteklerine yaklaştıklarını etraftaki kar birikintilerinden anlıyor, artık yorulmuş ama mutlu bedenini dinlendirecek uygun bir yer arıyordu. Biraz ilerde hafif bir düzlük gözüne ilişti. Doru at ile beraber oraya yöneldiler….

Garip, kısa bir ses ile asansör durdu. Kat numarasını gösteren asansör ekranında “15” yazıyordu. Kapı yine elektro-manyetik bir şekilde açıldı. Kapının açılmasıyla kendine geldi. Dağ – Asansör ayrımına varması birkaç saniye sürdü. Doru At’ı oralarda bırakarak ve geride kalan ifadesiz topluluğa “iyi çalışmalar” diyerek, adımını asansör dışına doğru attı. Başka bir kart ile açılan kapıya yöneldi. Kartını okuttu, kapıyı açtı, konuşan insanlar, telefon sesleri, koşuşturan insanlar arasından masasına yöneldi. Masasındaki “yine bir gün, yeni bir gün” yazılı kağıdı sessizce aldı, buruşturdu ve masanın altındaki çöpe attı tıpkı çöpe atacağı şimdiki yaşamı gibi o yazıda başka yerlere gitmeliydi.

Artık kontrol edebilecek, kendine dair herşeyin kontrolünü eline alabilecekti.

Çok yaklaşmıştı ve biraz daha beklemeliydi. Kalmak için geç, gitmek için ise erkendi henüz…

 


1John Lennon / Imagine
2Yaşar Kemal / Karıncanın Su İçtiği / YKY

 

Erhan Ekici
4 Şubat 2008

19 Ocak 2007 – 19 Ocak 2008 Bir Cinayetin Ardından

January 18th, 2008

Şehrin en işlek caddelerinde birinde o gün olacaklar aslında bir süre sonra neler olacağının da ipuçlarını veriyordu. Bu bir son değildi, bir başlangıçtı aslında. Zamana yayılmış bir planın uygulamaya geçirilmesi için uygun ortamın yaratılması gerekiyordu. “Psikolojik harekat” denilen o dahiyane buluş birileri sayesinde yine karşımızdaydı tüm endamıyla. “Sebat” apartmanının önünde toplanmış “sebat” ediyorlardı : “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye. Bu yetmemiş olacak ki tüm basının karşısında şu sözleri söylüyorlardı: “bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir “.

Şehrin en işlek caddelerinden biriydi. Tüm basın oradaydı…Ama…

Tüm basın oradaydı ama tek bir satır yoktu bu olay hakkında o güne dair gazetelerde, radyolarda. Mezhebi geniş olanlar anlaşılan “es” geçmişti bu haberi. Sorumlu gazetecilik en son sıradaydı anlaşılan vicdan listelerinde. Kalemler susmuş, kulaklar tıkanmış, yüzler başka yöne çevrilmişti…

Görünen köy klavuz istemiyordu ve hiç bir şey tesadüf değildi bu topraklarda. 2006 yılının başlarından itibaren bilinçli bir şekilde yükseltilen “milliyetçi dalga” önüne geleni ezip geçecekti. Farklı olan herşeye “düşmanca davranma” adettendi buralarda.

Şiddeti bir ifade biçimi olarak benimsemiş kitleler, “farklı” bir düşünceye karşı bilindik tepkilerini veriyorlardı. Fikre fikir ile karşılık vermeyi öğrenemedik bu topraklarda..

Önce tehditler geldi. “ya sevilecekti vatan ya terk edilecekti”. Vatanseviciler böyle buyurmuştu. Herşeyi “siyah-beyaz” bağlamında gören, “griye” yabancı bir topluluktan başka şey beklenmiyordu bu topraklarda.

Sonra mahkemeler başladı. “Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon 301″ nidaları arasında ilkokul mezunu her vatan evladının okuyup anlayacağı bir yazıyı okumayı becer(e)mediler. Bilirkişinin “suç unsuru yoktur” raporuna rağmen “suç unsuru” buldular, hedef yaptılar onu. Doğru ya.. Sahnede senaryo değiştirilmez, bilirkişi raporları da kaale alınmazdı bu topraklarda.

Sonra…Artık vakit gelmişti. Senaryo yabancı değildi bizlere. Daha önce de izlemiştik biz bu sahneleri. 17′lik bir delikanlı Anadolu’dan bulunacak, eline silah verilecek ve vatan için “öldür” denilecekti. (Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine) Ardından ondan bir kahraman yaratılacaktı ki ilerde yeni görevleri yerine getirmeye hazır birileri daima bulunulabilsin.

Bugün 19 Ocak 2008. Tam bir yıl geçti. Hergün yeni bir “ihmal” belgesiyle karşılaştık. Hergün daha derin “birşeylerin” olduğu gün yüzüne çıktı. Yama tutmaz bir hale geldi olay. Gizli bir el, bir yamayı kapatmaya çalıştıkça başka yamalar patladı dört bir yandan.

Şimdi aydınlık bir ülke hayalinin peşinden gitme zamanıdır. Şimdi adalet isteme zamanıdır. Şimdi hayatları hoyrat eller tarafından alınmış insanlar için sessiz bir yürüyüş zamanıdır. Şimdi barbarlara “dur” deme zamanıdır…

Adalet için….

Erhan Ekici

Gezegen’in Ayarları

December 13th, 2007

Linux Gezegenin ayarlarında bir sorun var mı? Günlüğüme dokunmamışken, linux kategorisi altında herhangi bir yazıyı editlememişken olur olmaz pat diye ortaya çıkan bu “yazılım akademisi” girdi niye gezegende tepede duruyor. gezegenle ilgilenen arkadaslar umarım durumu düzeltir. Benim suçum yok, günahımı almayın… (evet kendimi açıklama yapmak zorunda hissettim)

Düşler, Gerçekler ve Çember

December 4th, 2007

Vakit öğleyi bulmuştu. Pencereden az da olsa kış güneşi kendini göstermiş, belli belirsiz içeri hüzmelerini göndermeyi başarmıştı. Odanın sessizliğini dışarıdan gelen araba sesleri ve yakındaki ilkokuldan yükselen çocuk sesleri bozuyordu sadece. Akşamdan kalan sarı renkli antika gece lambası artık kendisine ihtiyaç kalmadığını, günle beraber kendisinin sorumluluğunun bugünlük bittiğini söylercesine etrafı aydınlatmadan, anlamsız anlamsız yanıyordu. Yoldan geçen itfaiye arabalarının telaşlı siren sesi bir bıçak gibi uykusunu kesti. Gözlerini açıp tavana dogru uzun uzun, belli belirsiz baktı, bir süre sonra aceleyle komodine elini uzatıp saati aldı. Başını hafifçe komodine doğru çevirdi. Ne kadar zamandır uyuduğunu, ne kadar geç kaldığını anlamaya çalışıyordu. Saati tam görebilmek için elini değil, başını saate uydurmaya çalıştı. Son zamanlarda hissediyordu gecikeceğini, garip bir şekilde, belki de çoktan geciktiğini ansızın gelen bir hisle anlıyor fakat bir süre sonra o his gizemli bir kuş gibi uçup gidiyor, yerine hayatın gerçekleri dedikleri, hergün yapılan, ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği bilinmeyen o anlamsız ritüeller kalıyordu.

Gözünün önüne çocukluğu geldi. Daha 12-13 yaşlarında bir çocukken, komşuları Raif beyi izlerken duyulacak kadar yüksek bir sesle söyleyivermişti : “Raif1 amca, benim senin gibi bir hayatım olsun istemem” diye. Raif bey her sabah elinde kahverengi deri çantası, üzerinde gri takım elbisesiyle bahçe kapısının önündeki kaldırımdan yürüyerek işine gider, akşam olunca da yine aynı yoldan evine dönerdi. Pazar günleri hariç hergün tekrarlanan bu sahneyi izleye izleye sabah saatın kaç olduğunu veya akşam yemeği vaktinin geldiği oradan takip eder olmuştu. Raif bey biraz içine kapanık, ama insanlarda gülümsemesini eksik etmeyen, etrafta da kötü bilinmeyen hatta iyi sayılabilecek bir adamdı. Raif beyin bu döngüsünü gördükçe hergün biraz daha fazla kafa yormaya çalışıyordu hergün aynı şeylerin olmasına, aynı yoldan yürünmesine, aynı saatlerde aynı insanlara selam verilmesine. Sonunda bir gün Raif efendinin arkasından o sözleri söyleyivermişti.

Bu kaçınılmaz gibi görünen çemberin nerede başladığını bir türlü hatırlayamıyor, hafızasını elinden ve yüreğinden gelen tüm gayret ve istek ile zorluyor fakat başaramıyordu. Birşeyler yakalar gibi olduğunda seviniyor ama az sonra yakaladığı zamanın öncesinin de çemberin üzerinde olduğunu anlayınca suratı asılıyor, bir sigara yakıyordu. Dumanı üflüyor hemen ardından dumanı eliyle dağıtmaya çabalıyordu sanki dumanı dağıtabilirse bu düşünceler de dağılacak ve bir an olsun rahat bir nefes alabilecekti. Bir yerlerden başlamıştı, hatırlamıyordu ama nerede biteceğini biliyor, onu bilmenin dayanılmaz ağırlığıyla başa çıkmaya çabalıyordu.

İzlediği filmler, okuduğu kitaplar geliyordu aklına. Hep aynı yeri gösteren kısımları belleğinde yer etmişti. Yüksek sesle tekrar etmeye başladı:

“insanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü”2

“Eğer birini tanımak istiyorsan, onun hayallerini öğrenmelisin”3

Bu son cümleyi söyler söylemez bir an durakladı. Etrafındaki insanlar ve kendisini düşündü. Ne etraftakilerin ne de kendisinin hayalleri kalmıştı. O hayalleri neyin karşılığında feda etmişti. Yüzü acıya boğuldu. Yüksek sesle devam etti :

“Bu bakış açısı Profesör’ün hayatını altüst etmiş, çevresine bir kale gibi ördüğü güvenlik unsurları onu boğar olmuştu şimdi. Çünkü biliyordu ki ömrünün sonuna kadar aynı evde oturacak, aynı koltukta televizyon izleyecek, aynı lokantalarda yemek yiyecek, aynı kişileri görecek, aynı sözleri söyleyecek ve sonunda bir gün çılgın bir ambulansla hergün geçtiği sokaklardan geçerek hep gittiği hastaneye götürülüp orada ölecekti; ya da hastaneye gitmeye fırsat kalmadan, o Dunlopillo yatak ya da Ligne Roset koltuklardan birine yığılıp kalacaktı. Dolayısıyla evine onca severek aldığı yatak ve mobilya birer konfor ve zevk aracı olmaktan çıkıp, geçici bir tabuta dönüşüyordu. Aysel’le bir sorunu yoktu, hatta onu seviyordu da; ama kaderini görmeye dayanamıyordu. Ve ağlıyordu.”4

Bir süre sustu. Tekrar Raif beyi düşündü. Saate son bir kez daha baktı. Gecikmişti.

Tam 15 yıl gecikmişti..


1Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali / YKY
2Babam ve Oğlum / Çağan Irmak
3Arizona Rüyası / Emir Kustirica
4Mutluluk / Zülfü Livaneli / Remzi Kitapevi

————————

Erhan Ekici,
4 Aralık 2007, Salı

Heliastes’ler ve Eşekarıları

November 30th, 2007

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezalarıda arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

—————————–
“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”
—————————–

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

iyi hafta sonları,
Erhan Ekici

Barbar Akınları ya da Barbarların İstilası

November 7th, 2007

Olaylara hangi açıdan baktığınız birazdan söyleyeceğiniz her sözün, kullanacağınız her kelimenin ya da varacağınız her yargının da aslında o açının birer izdüşümü, o açının birer ifadesi olması sonucunu getirir. Olaylara bakılan pencerenin hangi alt bileşenleri gördüğünü veya herhangi bir yazıda kullanılan kelimelerin aslında neyi anlatmadığını anlamak işte o bakılan açıya bağlıdır. Kimileri kendi açılarından baktığında gördükleri resmin büyüsünden hayranlık nöbetlerine tutulurken kimisi aynı resimden iğrenebilir. Ya da kimisi resmin tümüne baktığını sanırken aslında hiçbir şey görmeyebilir.

Siz çırpınıp dururken anlatabilmek için en basit, en insani, en temel ve en masum şeyleri, başka yerlerde başka biçimlerde başka şekillerde başka birileri tarafından anlatılıverilir bazı şeyler. Kutsal kavramlar, kutsal menfaatler uğruna, kutsal kelimeler eşliğinde, kutsanırcasına söyleniverir toplumun ve insanların yüzüne. Bakış açısına göre bazen en ilkel duygu, en ilkel kavram beliriverir karşınızda en kutsal kıyafetlerini giymiş ve dahi süslenmiş olarak. Her nasılsa tersler düz, düzler ters olmuştur ya da hiçbir şey olmamıştır da yalnızca sizinki yerinde dururken herkesin penceresi bir an ters dönmüştür siz fark etmeden.

Kelimeler ve kavramlar kendi anlamlarını terk etmeye, yeni anlamlar giyinmeye başlamışsa ya da herkes ama herkes aynı şarkının hep aynı nakaratlarını hep aynı tonla mırıldanmaya başlamışsa ya da kalabalıklar artık konuşmamaya ve de manşetler kan kokmaya başlamışsa insanlık öksüz ve yetim kalmış demektir. Yetim insanlık öksüzlüğünü yaşarken siz de artık öksüz ve dahi yetim hissedersiniz kendinizi, kendi başınıza yaşarsınız yetimliğinizi.

Sınırın öte yanından barbarlar gelir. Barbarlar işgal etmez, barbarlar istila ederler. Sonra gerisin geri giderler. Gencecik fidanlardır kırılan barbarların istilasında. Geride kalan ağlayan analardır fidanlarının ardından, barbarların istilası sonrası…

Barbarlar sadece orada mı? Ya içimizdeki barbarlar? Manşetler niye kan kokuyor?

Bu arada “Barbar akınlarından beri bu yollarda gördüğüm en asil atlısın(*)” Aysel.(Aysel kim?).

————-
(*) TDK. Güncel Türkçe Sözlük : Barbar kelimesi için örnek kullanım, Y.K Beyatlı

IBM Yazılım Akademisi 2008 Üzerine

October 28th, 2007

IBM Türkiye yine, yeni ve yeniden bir fikir ile ortaya çıkmış görünüyor. Daha önce Linux ve Özgür Yazılım Merkezleri açarak hedeflediği amaçlara ulaşmayı deneyen ama -şahsi kanaatim- bunda başarılı olamayan, sadece ve sadece IBM içinde bu işi yapan ekip üyelerinin kariyer basamaklarında zıplama tahtası ve şirket içi söz sahibi olma girişimlerinin sonucu olan (bkz : başarısız projeler yönetime nasıl başarılı gösterilir?) bu merkezler bildiğim kadarıyla işlevsiz ve amaçlarına ulaşamadan atıl duruma geldi bile.Her neyse şimdi yine IBM açık platformlar ve kendi arakatman ürünlerinin üniversite öğrencileri ve yeni mezun olacaklar tarafından kullanılabilmesi ve kendi ürünlerini pazarlarken “yetişmiş insan gücü”, “kendi teknolojilerine hakim çalışanlar” parametrelerini kullanabilmek için yeni bir girişim başlattı. “IBM Yazılım Akademisi 2008” adıyla duyurulan bu girişimin başlatılma sebepleri IBM Turkiye web sayfalarında şöyle açıklanmış:

“….IBM Yazılım Akademisi hakkında bir açıklama yapan IBM Türk Üniversite İlişkileri Yöneticisi Jale Akyel, “Proje, öğrencilere teorik bilginin yanında gerçek iş problemlerine çözüm getirebilecek pratik uygulama becerileri kazandırmayı hedefliyor.” dedi. Akyel, “Türkiye’deki BT sektörünü, sahip olduğu hacmin 3-4 katı kadar büyütmek ve bir endüstri haline getirmek misyonuyla yola çıktık. Pazarımızı büyütmek için üniversiteden mezun olan gençlerin iş dünyasının aradığı bilgi ve becerilere sahip olmasını sağlamamız gerek. IBM Yazılım Akademisi, öğrencilere hem uluslararası geçerliliği olacak yazılım sertifikalarına ücretsiz ulaşım imkanı verecek, hem de çalışma hayatında karşılaşacakları projelere hazırlıklı olmalarını sağlayacak. Sertifika alan ve başarılı bulunan öğrencilerin CV’lerini müşterilerimiz, IBM ve IBM Çözüm ortakları’na açacağımız bir CV veritabanına yükleyerek, iş olanakları sağlamayı planlıyoruz.” dedi.”

Bu girişime katılmak için gerekli koşullar proje için özel olarak hazırlanan web sitesinden öğrenilebilir. Hem IBM ürünleri ile tanışmak hemde piyasa ortamında yazılım geliştirme tecrübesi edinmek isteyen üniversite öğrencileri için ilgi çekici olabilir, sonuçta hem IBM yazılım ürünleri, eğitimleri söz konusu hemde IBM Türkiye çalışanlarından projeler için “e-mentor” luk almak sözkonusu. Ama şundan emin olmak gerekir ki projelerin değerlendirilme koşulları sırf geliştireceğiniz yazılımın kalitesi ile alakalı değil. Yani siz projeniz için özgür yazılımlar kullanarak, hantal veri tabanları yerine projenizi daha verimli ve hızlı yapan daha sofistike ve başarılı veritabanı sistemleri kullanarak daha başarılı olamayacaksınız. Sonuçta proje değerlendirme koşulları içinde “DB2 kullanmak, WebSphere kullanmak” gibi maddeler var.

Diğer bir nokta e-mentorluk sağlayacak IBM ve çözüm ortakları ile ilgili. E-mentorluk listesinde gerçekten alanında uzman, başarılı isimler var.

Sonuçta bir şekilde piyasa koşullarında kullanılan ve pazar payı epey yüksek olan IBM teknolojileri ile tanışmak, onları kullanmak isteyen üniversite öğrencileri için faydalı olabilecek bir girişim. Sonunun Linux Merkezleri gibi olmaması dileğiyle…

Proje Sitesi : http://www.yazilimakademisi.org/index.php

Patentler Üstüne Kısa Bir Film : Microsoft vs European Union

October 23rd, 2007

Ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski “A short film about killing” filminde ilginç bir konuyu ustaca işler. İnsanlarla bir türlü iletişim kuramayan kendi içine kapanık Jacek’in sebepsiz yere işlediği bir cinayetten yola çıkarak onu cinayet işlemeye iten sistemi ve Jacek’e ölüm cezası veren sisteminde aslında Jacek’ten yani bir katilden farkı olup olmadığını o enfes anlatımıyla sorar izleyenlere.

Takip edenler bilecektir Avrupa Birliği ile Microsoft firması arasındaki hukuk sürecini. Başdöndürücü bir hızla değişen teknoloji dünyasıyla kıyasladığımızda hikaye epey eski. Avrupa Birliği Microsoft firması aleyhine tekelleşme odaklı bir dava açmıştı. Dava’nın çeşitli aşamaları oldu. Birliğin rekabeti düzenleyen kanunlarına uymayan Microsoft firması bir dizi para cezası ve bu kanunlara uymamaya devam ederse pazarda yer bulamama tehdidi ile karşı karşıya kalmış, hukuk süreci ise para cezaları, bir sonraki celse vs. derken bugünlere gelmişti. Bu konuya daha önce günlükte Guardian Gazetesinden bir haberi ileterek kıyısından değinmiştik. [ AB'den Microsoft'a 9 Gün / 11.16.2006 ]

Microsoft firması, Avrupa Birliği’nin bu isteklerini -özellikle protocol, kaynak kodu, erişim bilgileri- rakip firmalarla ve özgür yazılım dünyası ile paylaşmayı reddetmiş, buna gerekçe olarakda bir takım ticaret ve patent kanunlarını göstermiş ve olsa olsa bazı bilgilerin %90′ını paylaşabileceğini ifade etmişti. Konuyla birebir ilgilenen Avrupa Rekabet Komisyonun Hollanda’lı üyesi Neelie Kroes ise ” ‘Bilginin yüzde 100′üne ihtiyacımız varken, yüzde 90′ını sağladık denmesi benim için pek etkileyici değil. Zaten bu bilgilerin bir kaç ay evvel aktarılması gerekiyordu’ diyor ve ardından da şu eklemeyi yapıp Microsoft’a gözdağı veriyordu: ”Avrupa rekabet kurallarına uyması için şirket üzerindeki baskıyı sürdüreceğim”.

Microsoft firması artan baskılar karşısında bir takım hilelere de başvurmadı değil. Mesela kendi patent ve kodlarını kullanacak firmalara bunu sağlayacağını beyan etti. Ardından ne yaptı? Elbette bunları sağladı ama ufak bir ayrıntıyla: Bu protokol ve kodları kullanmak için piyasa koşullarında epey yüksek sayılacak ücretler talep ederek.

Neyse sonuç olarak 22 Ekim 2007 tarihli Avrupa Birliği internet sitesinden ulaşılabilen Neelie Kroes’in basın duyurusunun önemli kısımlarını burada paylaşalım:

Press conference Brussels, 22nd October 2007

Ladies and Gentlemen

I want to report to you today that Microsoft has finally agreed to comply with its obligations under the 2004 Commission decision, which was upheld last month by the Court of First Instance.
….
I told Microsoft that its royalty rates were too high for the patents they claim are applicable to the interoperability information. In response, Microsoft has slashed its requested royalties for a worldwide licence, including patents from 5.95% to 0.4% - less than 7% of the royalty originally claimed.

I told Microsoft that the royalties for access to its secret interoperability information were unreasonable and had to be reduced. Microsoft has now abandoned its demand for a royalty of 2.98 % of revenues from software developed using licensed information. That percentage royalty has become a nominal, one-off payment of €10 000. This is all that has to be paid by companies that dispute the validity or relevance of Microsoft’s patents.
….
I told Microsoft that it had to make interoperability information available to open source developers. Microsoft will now do so, with licensing terms that allow every recipient of the resulting software to copy, modify and redistribute it in accordance with the open source business model.

I told Microsoft that it should give legal security to programmers who help to develop open source software and confine its patent disputes to commercial software distributors and end users. Microsoft will now pledge to do so.

Basın Duyurusunun Tam Metni - 22nd October, 2007
Introductory remarks on Microsoft’s compliance with March 2004 antitrust decision

Yazılım dünyası, hele hele, özgür yazılım dünyası için önemli olan bu gelişmeler bir yana, Avrupa Birliğini bu gibi kararlar almaya iten tekelleşme süreci hızla ilerlerken herhangi bir önlem almayan, özgür yazılım ve patentler konusunda samimi davranmayan, kendi uygulamaları sonucu oluşan durumu görüncede rekabet kurallarını uygulamayı akıl eden Avrupa Birliğini düşününce öylesine Krzysztof Kieslowski’nin filmi gelmişti aklıma…Öyle işte…

Mutlu ve güneşli salı günleri,

Kırmızı Motosiklet

October 20th, 2007

Devasa boyutlardaki binanın camdan yapılmış otomatik açılan kapısının önünde neşeli neşeli birbiriyle konuşup, gülüşüyorlardı. Üzerlerinde mavi ve beyaz tişörtleri, kısa kesilmiş siyah saçları ve afacan bakışlarıyla öylece duruyor, abi ve ablaları yaşlarındaki insanlarla aynı kuyruğa girmiş bekleşiyorlardı. Henüz oniki - onüç yaşlarındaydılar. Bekledikleri büyük bir alış-veriş merkezinin girişindeki güvenlik kontrolü ve onun uzayan sırasıydı. Mesai bitimi zamanıydı. İnsanlar akın akın alış-veriş merkezine yemek yemeye, birşeyler almaya veya sadece oturup birer kahve içmeye geliyorlardı. Öten alarmlar, hızlı hızlı konuşan insanların sesi ve güvenlik görevlilerinin “lütfen tekrar geçelim” uyarıları birbirine karışıyor, garip, anlamsız bir uğultu halini alıyordu. Sıra uzadıkça uzuyor, iki kafadar da kendi aralarında neşeli ve heyecanlı konuşmalarına devam ediyorlardı. Arada beyaz tişörtlü ve hafif tombul olan sıradan çıkıp kuyruğa bakıyor, dönüp gelirken de sağ elini havada sallayarak “ooo bu kuyruk Baykal partiden gidene kadar bitmez” diyordu arkadaşına. Belli ki ya abisinden ya da babasından duymuştu bu “politik” lafı…

Güvenlikten geçmelerinin epey vakitlerini alacağını anlayınca da sırayla ilgilenmeyi bırakıp harıl harıl konuşmaya daldılar. Ne öten alarmlar ne de girişten yükselen uğultu umurlarındaydı. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan beyaz tenli çocuk diğerine az ötedeki güvenlik görevlisinin yanındaki K9 kurt köpeğini göstererek ne kadar güzel göründüğünü, köpekleri çok sevdiğini ve kendisininde büyüyünce köpek besleyeceğini söylüyordu. Ardından bu sıkıcı sırada beklemelerinin yegane amacı olan içeride onları bekleyen şeyden konuşmaya başladılar. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan çocuk, ileride o şeyi almaktan başka birşey istemeyeceğini, onun gece rüyalarına girdiğini, gördüğü zaman arkadaşının da ondan başka birşey düşünmeyeceğinden emin olduğunu söylüyordu. Sözünü ettikleri ünlü bir markanın yeni çıkardığı, reklam amacıyla alış-veriş merkezinin ortasındaki alanda sergilenen son model kırmızı bir motosiklet idi. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan, arkadaşına geçen hafta ailesi ile buraya geldiğinde içeride gördüğü ve bir daha aklından çıkmayan bu “kırmızı motosikleti” gösterecekti. Ondan söz ettiği her an heyecanlanıyor, sanki onun üstüne binmiş ve onu sürüyormuş gibi hissediyordu. Sınıflarında hoşlandığı ama kendisine pek yüz vermeyen Damla’nın onu bu motosikletle görmesini çok istediğini, bunu görünce gelip kendisiyle konusacağını ,belki kim bilir, bu motosiklete binip beraber uzaklara gideceklerini tüm doğallığıyla anlatıyor, kırmızı motosiklet ve Damla kelimelerini her söyleyişinde gözünde bir parıltı oluşuyordu.

Mavi tişörtlü biraz daha zayıf olan çocuk, arkadaşına heyecanlı heyecanlı bunları anlatırken o bitmek bilmez sıra yavaş yavaş ilerlemiş güvenlikten geçmelerine ve o göz kamaştırıcı kırmızı motosikleti görmelerine sadece iki kişi kalmıştı. Güvenlik cihazı ötmeden öndeki iki kişi de kontrolden geçmiş sıra iki kafadara gelmişti. Beyaz tişörtlü ve biraz tombul olan ileriye doğru bir adım atmıştı ki birden durdu. Yolunun üzerine bir panzer çıkmışcasına irkildi, ardından güvenlik görevlisinin donuk sesi duyuldu: “Tek misiniz, aileniz yanınızda mı?”. Tek başlarına, yanlarında aileleri olmadan gelmişlerdi. Öyle ya, sırf kırmızı motosiklete bakabilmek için hergün ailelerini buraya getiremezlerdi, aileleri de gelmez hatta kendisine kızabilirlerdi. Beyaz tişörtlü ve biraz tombul olanı “hayır, tek geldik” dedi. Güvenlik görevlisi aynı donuk sesle : “aileniz olmadan giremezsiniz. Yasak” dedi. İçeri giremeyeceklerini anladıklarında yüzlerinde o az önceki neşe ve heyecan yerini hayal kırıklığı ve çaresizliğe bıraktı. Bir an öylece kaldılar. Sonra mutsuz suratlarla yavaş yavaş geri dönüp, alış-veriş merkezinin önünde öylece beklediler. Alış-veriş merkezi yönetimi kuru kalabalık yaratmasınlar, içeride alış-veriş yapıp eğlenen kabarık cüzdanlı ultra steril-elit-izole tüketici güruhunu rahatsız etmesinler diye çocukları içeri almama kararı almıştı. Haksız da sayılmazlardı hani tek başına bir çocuğun cüzdanı ne kadar kabarık olabilirdi ki? Onların olsa olsa kocaman hayalleri olurdu, kocaman cüzdanları değil!

—–

Profilo Alış-Veriş Merkezi ailesi olmadan gelen çocukları içeri almıyor. Muhtemelen potansiyel müşteri olmadıklarından, deli gibi kullanacakları kredi kartları olmadıklarından ve gereksiz yer kapladıklarından. Yarın bugün de cebinde parası olmayanları veya kredi kartı limiti 3-5 milyardan aşağı olanları almamaya başlarlar. Aferim profilo avm, aferim…

Ardımda Rüzgar Var, Elimde Hep Küçük Şeyler..

October 5th, 2007

En korktuğum anlar hep böyle başladı. Çocuk ruhum, serseri aklım ve pervasız yüreğim elbirliğiyle yine esir aldı beni. Onların sözü dinlenecek bugün. Havada yağmur damlaları birbiri peşi sıra yarışarak toprağa kavuşmanın çocuksu sevinciyle çığlık çığlığa geliyorlar üstüme. Yüzümde garip bir gülümseme ile yukarı bakıyorum, ellerim havada, kulaklarımda müzik, içim nehir dışım rüzgar olmuş koşuyorum. Koştukça tadını yakalıyorum rüzgarın, yağmurun ve müziğin…Islanıyorum, sırılsıklam olmak istiyorum…Ardımda rüzgar, elimde yaşam…

Küçük Şeyler / Bülent Ortaçgil
…….
hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
hep büyük düşler elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım
büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran
hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren