Mutlu Evlilikler / Umutlu Çocuklar ?

August 17, 2007 | No comment »

“Benim hala umudum var / İsyan etsem de istediğim kadar / inat etsem bile” diyordu şarkıcı ortalığı sakinleştirircesine çabalayan sesi ile. Şarkıcı öyle diyordu demesine ama doğrusu kimin umudunun ne kadar kaldığını kimse bilmiyordu. Herkes birbirine soruyordu “ne olacaktı şimdi”. Yüksek katlı plaza binalarından birindeki günlük ofis ortamı böyleydi çalışanlar için. Çünkü şirketleri “evlenmeye” karar vermişti. Son yıllların yeni modası şirket evlilikleri ve onların -kimsenin sahiplenmek istemediği- gayri meşru çucukları yani “sancılı süreç, belirsizlik ve huzursuzluk”.

Peki nasıl oluyordu şirket birleşmeleri? Niye yapılıyordu? Kim başarıyı yakalayabiliyordu? Kim rekabet ortamının katı ve çetin ortamında ayakta kalabiliyor, kim kaybediyordu?

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır” diye başlamıştı Cumhuriyet Gazetesi‘nin Bilim ve Teknoloji dergisindeki* “Şirket birleşmeleri ve insan faktörü” başlıklı yazısında Yük. Müh. Fatih Ertimur. Doğru da söylüyordu. “İnsan faktörünü” ihmal eden her süreç eninde sonunda başarısızlığa mahkumdu.

We are all in it together

Bu tür evliliklerin ilk günlerin favori şarkısı “We are all in it together” idi. Yönetim kademesi atlatılması gereken her zorlu süreci çalışanlarına açıklarken “aynı gemideyiz” diyordu. Ki yönetim teorisi açısından baktığımızda da yapılması gereken ilk şeylerden birisidir bu: “Beraber çalıştık, beraber başaracağız” anlayışı. Sorun genellikle anlayışın uygulama evresinde ortaya çıkıyordu. Herkesi ilgilendiren kararların alınış süreçlerinin şeffaf olmaması, çalışanları sürecin içine katmak yerine sürecin dışına itilmesi. Alınacak kararlardan birebir etkilenecek olanlar birebir çalışanlar olacakken kararların ve bu sürecin şeffaf olmaması “aynı gemide miyiz?” sorusunu çalışanın aklına kazıyordu. İnsan faktörü bir kez daha “management” kitaplarının tozlu sayfalarında kalıyordu.

We need to trust in our leadership

Günler birbiri ardısıra akıp, düğün zamanı geldiğinde çalışanların kafasında soru işaretleri çoğaldıkça ve aslında aynı gemide olmadıklarını düşünmeye başladıklarında artık güven kavramı sorgulanmaya başlıyordu. Yönetim kademesinin bu gibi durumlar için kullanacağı slogan ise hazırdı : “We need to trust in our leadership”. Sevdiğim bir yazarın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Güven adı anıldıkça azalan bir kavramdır”. Anlayana…

Başarılı, amacına ulaşan ve sancısız ve belirsizlik dönemlerinin olabildiğince kısa tutulduğu şirket birleşmeleri hem şirket hem de çalışanlar açısından daha verimli sonuçlar doğurur. Bilanço verileri, pazar payı analizleri, rekabet ortamının koşulları ve başarılı ürünler bir şirketi ancak bir yere kadar taşıyabilir. Gerçek anlamda başarıyı yakalamak -hem “business” anlamında hem de “employee” anlamında- süreç yönetimlerinin şeffaf olmasını, alınacak kararlardan etkilenecek kitlenin de fikirlerinin sorulmasını ve “We are all in it together” anlayışının kağıt üzerinde kalmamasını gerektirir.

Fatih Ertimur arkadaşımızın yukarıda alıntıladığımız satırlarını tekrar ederek son verelim:

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır”

* 17.08.2007, “Şirket Birleşmeleri ve İnsan Faktörü”, Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji Eki, Yük. Müh. Fatih Ertimur

Beatles’dan “Here Comes The Sun” şarkısı eşliğinde biralarınızı yudumladığınız günler dileğiyle.

  • Print
  • PDF
  • email
  • Twitter
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • LinkedIn
  • Identi.ca
  • del.icio.us
  • Digg
  • Mixx
  • Sphinn
  • Yahoo! Bookmarks
  • MySpace

Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose

August 5, 2007 | No comment »

Müzikten pek fazla anlamam. Ailenin en küçüğü olarak, herkes bir müzik aletini iyi derecede çalarken ben bu durumdan bir türlü nasiplenemedim (“Herkes bir şeyler oldu, ben olamadım Anne” ruh hali eşliğinde). Bir türlü olmadı.Vakti zamanında etraftakilere özenip birkaç şarkı söyleme girişimim de olmadı değil ama “Doğal ortama ve estetiğe zarar verdiğim” gerekçesiyle susturulmam çok da zaman almadı :) İlkokulun kahve rengi sıralarındayken (bkz : “Bu sıra düz mü? Evet öğretmenim“), müzik derslerinde bile öğretmen ve sıra arkadaşlarım en fazla 5-10 saniye tahammül edebiliyorlardı. Yetenek meselesi, olmayınca olmuyor. Ama nerede iyi bir müzik duysam zevkle dinlerim.

Edith Piaf’ta bunlardan biri. Fransa’nın ‘Kıta Avrupa’sına hediyesi. İnsanı derinden etkileyen sesi ile milyonları fethetmiş ‘kaldırım serçesi’. İşte bu ‘kaldırım serçe’ sinin biyografik filmini izleme fırsatını 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali (http://www.iksv.org/film/) sayesinde geçtiğimiz Nisan ayında yakalamıştım. Marion Cotillard‘ın Edit Piaf rolüyle boy gösterdiği (boy göstermek ne kelime harikalar yarattığı diyelim. hakkını verelim), Oliver Dahan‘ın yönetmen koltuğunda olduğu, ‘kendi alanında’ mükemmel diyebileceğimiz bir görsel ve işitsel ziyafet idi. Bu büyük sesin hayatını, inişiyle çıkışıyla, eğrisiyle ve doğrusuyla biz fani kullara kimileyin hüzünlenerek, kimileyin gülümseyerek ama görsel anlamda hep çıtanın üzerinde seyrederek, oyunculuk anlamında ise sınırların fersah fersah aşıldığı bir film gördük. Edith Piaf’ı gördük, elimizi uzatsak tutacaktık, haykırsak duyacaktı.Kulaklarımız pür dikkat kesilip bizden çoktan ayrılmıştı daha film başlar başlamaz.

Edith_Piaf

İki oyunucunun “oyunculuk” yeteneği bende farklı bir hayranlık uyandırmıştı şimdiye kadar. Bunlardan biri “As Good As It Gets” filmindeki Melvin rolüyle Jack Nicholson ise diğeri de “Dancer in the Dark” taki performansıyla Björk idi. Şimdi bunlara bir üçüncüsü eklendi. Edith Piaf rolüyle Marion Cotillard. Edith Piaf gibi bir rolü, gürünüm anlamındaki bir çok dezavantaja rağmen, hakkını vere vere, su gibi akarak oynuyordu. Oynamak denmez buna Marion rolü adeta yaşıyordu. Filmde sokakta, kaldırım kenarında arkadaşıyla şarkılar söylediği sahnedeki jestleri, mimikleri, ellerin çekinik, utangaç hali, az sonra o kendinden çok emin tavırları, gülümsemesi ile deyim yerindeyse tiyatrocu tabiriyle “döktürüyordu”. Edith Piaf’ın artık iyiden iyiye yaşlandığı sahnelerdeki performansı ise “işte, oyuncu” dedirtiyordu adeta.

Biz film gördük, Edith Piaf’ı gördük. Salon sessizleşti. Işıklar söndü. Sahne onundu.

Meraklısına :Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose” festivalden sonra şimdi de sinemalarda. 03.08.2007 itibariyle Türkiye’de gösterime girdi. Hani olur da “Edith Piaf dinlemek, ruhunuzla kanatlanmak” isterseniz kaçırmayın derim.

iyi pazarlar,

  • Print
  • PDF
  • email
  • Twitter
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • LinkedIn
  • Identi.ca
  • del.icio.us
  • Digg
  • Mixx
  • Sphinn
  • Yahoo! Bookmarks
  • MySpace