Archive for the ‘sinema’ Category

Güneşli Pazartesiler / Los Lunes al Sol

Wednesday, October 12th, 2011

NOT: Filmekimi 2011 de “Bisikletli Çocuk” filmini izleyemedim. Aslında Filmekimi 2011 için programıma aldıgım hiçbir filmi izleyemedim. (ilk gün ilk saatlerde tükenen biletler yüzünden). Ben de eski bir filmekimi filmi ile ilgili günlüğe yazdığım bu yazıyı tekrar ısıtıp, buraya koyarak nostalji yapıyorum:)

Los Lunes al Sol

Los Lunes al Sol

Bir varmış, bir yokmuş. Bir ağustos böceği ile bir karınca varmış. Karınca çok çalışkanmış ama ağustos böceği tembelmiş. Karınca çalışırken ağustos böceği çalar oynarmış. Günler geçmiş. Karınca bütün yaz çalışmış. Bir sürü yiyecek biriktirmiş. Kış gelince ağustos böceği aç kalmış. Karıncanınsa herşeyi varmış. Bu karınca puştun tekiymiş! Ağustos böceği karıncaya gelmiş! Karınca ona ‘Ağustos böceği kardeş sen de çalışsaydın şimdi aç ve açıkta olmazdın’ demiş. Ve ona kapıyı açmamış”.

“- Kim yazmış bunu? Aslı böyle değil. Karınca puştun, spekülatörün teki. Hem niye bazılarının ağustos böceği olarak doğduğunu söylemiyor. O zaman baştan boku yersin. Burada bunu yazmamışlar .”

Uykuya hazırlanan minik velete günlük masalını okuyan Santa, işte böyle yorumlamıştır “Ağustos böceği ile Karınca” hikayesini. Katıksız bir eleştiri, zekice bir mizah ve keskin bir bakış. “Güneşli Pazartesiler / Los Lunes al Sol” filminden bahsediyorum. Aradığınız öykünülecek hikayelerse, aradığınız özdeşleşebileceğiniz, kendinizi onun yerinde hissedebileceğiniz ve mutlu olabileceğiniz kahramanlarsa ve eğer aradığınız bir şekilde fırsatın yüzlerine güldüğü insanların gerçek yaşam öyküsü ise bu sizin hikayeniz değil. Bu hergün etrafımızda gördüğümüz, kurulu sistemin arka bahçesinde kalmış, fırsatların yüzlerine bile bakmadığı milyonların gerçek hikayesi.

Avrupa işci sınıfının içinde bulunduğu durum hiç bu kadar güzel ve yalın anlatılmamıştı. İspanya’da endüstrisi gelişmiş, işsizlik oranının yüksek olduğu bir liman kentinde küreselleşme’nin sonucu olan özelleştirme ile üretimi durdurulan bir tersanenin ardında bıraktığı işsiz 6 arkadaşın sıcak ve gerçekçi hikayesi. Post-kapitalist aşamayı yaşayan küreselleşen dünyada sistemin altında ezilen, işsiz kalan insanların ‘sıradan’ hikayesi. Evet, küreselleşen dünyada küreselleşen şey refah olmamış ardında kırık dökük, ezilmiş, terk edilmiş. çalınmış yaşamlar bırakmıştır. Ve bu çalınmış yaşamlar ancak ve ancak birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışırlar. Ve bilirler ki biri düşerse hepsi düşecektir. Santa, Jose, Amador, Reina, Lino ve Rico. Aynı kaderi paylaşmak zorunda kalmış bu 6 altı kişi her akşam Rico’nun barında buluşur, birbirlerine tutunurlar. İşsizlik ardı sıra birçok problemi de yaşamlarına sokar: Evlilik problemleri, borçlar, alkol vs..

-

-

Tek istedikleri düzenli bir iş iken bir türlü dikiş tutturamazlar. Geçinemezler, kredi almak isterler alamazlar. Çünkü hayat karşısında kredileri olmadığı gibi bankalar ve sistem karşısında da kredileri yoktur. Hiç birşeyi tam yaşayamazlar ki buna en güzel örnek futbol maçını bedava izlemek için çıktıkları inşaattır. Orada golü bile tam göremezler hayal etmek zorunda kalırlar. Cenaze sahnesi ise tam bir kara-komedidir. Çelenk çalınmasını gülerek izlerken ‘çalışma arkadaşların’ yazısı ortaya çıkınca birşeyler gelir boğazınızda düğümlenir kalır.. Filmi izlerken kahkahalarla gülerken birden duvara çarpmış gibi olursunuz.

Yönetmen’in – Fernando Leon De Aranoa – derdini anlatırken abartıya kaçmaması, doğallıktan ödün vermemesi, ajitasyondan ve didaktik tarzdan özenle uzak durması, zekice yerleştirilmiş mizahı ile ve elbetteki başrolde Santa karakteriyle ‘Javier Barderm’in müthiş performansı ile “Güneşli Pazartesiler” sıcacık, doğal ve gerçekçi bir filmdir.
——

* – Güneşli Pazartesiler / Los Lunes Al Sol, 2003 yılında İstanbul filmekimi’nde gösterilmiş bir film.

-

Neşeli perşembeler,

-

Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose

Sunday, August 5th, 2007

Müzikten pek fazla anlamam. Ailenin en küçüğü olarak, herkes bir müzik aletini iyi derecede çalarken ben bu durumdan bir türlü nasiplenemedim (“Herkes bir şeyler oldu, ben olamadım Anne” ruh hali eşliğinde). Bir türlü olmadı.Vakti zamanında etraftakilere özenip birkaç şarkı söyleme girişimim de olmadı değil ama “Doğal ortama ve estetiğe zarar verdiğim” gerekçesiyle susturulmam çok da zaman almadı :) İlkokulun kahve rengi sıralarındayken (bkz : “Bu sıra düz mü? Evet öğretmenim“), müzik derslerinde bile öğretmen ve sıra arkadaşlarım en fazla 5-10 saniye tahammül edebiliyorlardı. Yetenek meselesi, olmayınca olmuyor. Ama nerede iyi bir müzik duysam zevkle dinlerim.

Edith Piaf’ta bunlardan biri. Fransa’nın ‘Kıta Avrupa’sına hediyesi. İnsanı derinden etkileyen sesi ile milyonları fethetmiş ‘kaldırım serçesi’. İşte bu ‘kaldırım serçe’ sinin biyografik filmini izleme fırsatını 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali (http://www.iksv.org/film/) sayesinde geçtiğimiz Nisan ayında yakalamıştım. Marion Cotillard‘ın Edit Piaf rolüyle boy gösterdiği (boy göstermek ne kelime harikalar yarattığı diyelim. hakkını verelim), Oliver Dahan‘ın yönetmen koltuğunda olduğu, ‘kendi alanında’ mükemmel diyebileceğimiz bir görsel ve işitsel ziyafet idi. Bu büyük sesin hayatını, inişiyle çıkışıyla, eğrisiyle ve doğrusuyla biz fani kullara kimileyin hüzünlenerek, kimileyin gülümseyerek ama görsel anlamda hep çıtanın üzerinde seyrederek, oyunculuk anlamında ise sınırların fersah fersah aşıldığı bir film gördük. Edith Piaf’ı gördük, elimizi uzatsak tutacaktık, haykırsak duyacaktı.Kulaklarımız pür dikkat kesilip bizden çoktan ayrılmıştı daha film başlar başlamaz.

Edith_Piaf

İki oyunucunun “oyunculuk” yeteneği bende farklı bir hayranlık uyandırmıştı şimdiye kadar. Bunlardan biri “As Good As It Gets” filmindeki Melvin rolüyle Jack Nicholson ise diğeri de “Dancer in the Dark” taki performansıyla Björk idi. Şimdi bunlara bir üçüncüsü eklendi. Edith Piaf rolüyle Marion Cotillard. Edith Piaf gibi bir rolü, gürünüm anlamındaki bir çok dezavantaja rağmen, hakkını vere vere, su gibi akarak oynuyordu. Oynamak denmez buna Marion rolü adeta yaşıyordu. Filmde sokakta, kaldırım kenarında arkadaşıyla şarkılar söylediği sahnedeki jestleri, mimikleri, ellerin çekinik, utangaç hali, az sonra o kendinden çok emin tavırları, gülümsemesi ile deyim yerindeyse tiyatrocu tabiriyle “döktürüyordu”. Edith Piaf’ın artık iyiden iyiye yaşlandığı sahnelerdeki performansı ise “işte, oyuncu” dedirtiyordu adeta.

Biz film gördük, Edith Piaf’ı gördük. Salon sessizleşti. Işıklar söndü. Sahne onundu.

Meraklısına :Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose” festivalden sonra şimdi de sinemalarda. 03.08.2007 itibariyle Türkiye’de gösterime girdi. Hani olur da “Edith Piaf dinlemek, ruhunuzla kanatlanmak” isterseniz kaçırmayın derim.

iyi pazarlar,