Solgun Renkler Senfonisi

June 24th, 2009 | No Comments »

Solgun renkler senfonisi birey, kent, şehir, aşk, hayat ve yaşanmışlıklar üzerine kimi zaman isyankar bir havada, kimi zaman garip bir kabulleniş biçiminde kimi zamanda uzaktan bir gözlemci gibi birşeyler anlatacak bir dizi kısa yazının genel adı olacak. Özel olarak ise bu ismin “Solgun Renkler Senfonisi” isminin nereden geldiğine gelince onu da belirtelim. Umberto Eco’nun Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi isimli romanını okurken rastladığım, rastladığım anda da bende yüzlerce düşünceyi tetikleyen bir isim..

Solgun Renkler Senfonisi’nin ilk yazısı aylar önce ablamın gönderdiği bir yazıyla başlasın istiyorum.

Solgun Renkler Senfonisi : Şehir ve İnsan…

***

Şehir ve İnsan

Şehirler mi yaratır insanları, insanlar mı yaratır şehirleri?

Kimliğini kent mi verir insana, insan mı kimliğini yaşatır şehirlerde?

“Benim şehrim” dediğiniz, tamamıyla kendinize ait hissettiğiniz bir yer var mı? Benim bir şehrim yok. Gittiğim tüm şehirlerde kendimi var etme savaşı verirken ben, şehir zaten vardı. Kendime ait kırıntılar aradıysam da gittiğim kentlerde, bulamadım hiç. Hepsinin benden önce oluşmuş ”yerel” kimlikleri vardı. Benden büyüktü hep şehirler. Bu yüzden ayak uydurması gereken her defasında  ben oldum. Sanki her yer yalnızlığımı besleyip büyütmek için vardı. Kentin büyüklüğü ya da küçüklüğünün yalnızlığıma katkısı olmadı hiç. Sanki şehir ve içindekiler tek bir olgunun ,“yalnızlığın” doyurucusuydu. Mekanlar,dostluklar ve geriye kalan her şey hep açtı!

Şimdi çıkıp gitsem şu dört duvardan, daha büyük “surlar” kovalayacak beni biliyorum. Kaçmaya çalıştıkça şehir de kaçacak benden ve ben Robensonvari bir yaşamın kollarında yalnızlıkla körükleyerek yalnızlığı, yalnızlığımı yeneceğim. Oysa yürümek isterdim, adımlarımın silinmeyeceği bir caddede. Etrafıma baktıkça kendimden bir şeyler bulacağım mekanlar görmek isterdim. Sanki insanlığın varoluşundan bu yana hiç ayrılmamışcasına yaşadığım bir şehir izlenimi uyandırmalıydı bende en azından bir kent. ”Bu istediğin ancak zamanla olur.” dediğinizi duyabiliyorum şimdiden. Yazık ki yanılıyorsunuz. Kentler zaman geçtikçe kendine benzetiyor insanları. Olduğum gibi kalamadıktan sonra kendimi şehre ait hissetmenin ne anlamı var ki?

Dünya sınırları içinde görüp görmediğim hiçbir kente ait değilim ben. Kendi şehrimi ancak kendi bedenimde yaratma özgürlüğüne sahibim o kadar! Fazlası yok.

Şehirler yaratır insanları, anladım. Kendine bile hükmetmekte zorlanan İNSAN hangi kenti yaratabilir ki? Nerede oturacağına, işine nasıl ve ne ile gideceğine, sıkıldığında hangi mekanları tercih edeceğine, nerede alışveriş yapacağına hep şehirler karar verir.

İnsanlar yaratır şehirleri, anladım. Şehre o duyarsız, kalabalık yalnızlıklardan oluşan çehresini insanlar kazandırır. Yüreğinin güzel köşelerini olduğu kadar karanlık yanlarını da yansıtır insan şehre.

Şehir ve insan… Aynı şey. Ben?

Çok bilinmeyenli bir denklem, ukalalık saymazsanız eğer, kendi adıma tanımım bu!

Ayla Ekici Yıldız

***

Internet Yasakları ve Zihniyet Meselesi

June 8th, 2009 | No Comments »

Mustafa Akgül hocamın “İnternet Yasaklarıyla Mücadeleye devam!” başlığıyla başlayan ve “İnternet Yaşamdır” diye biten yazısı bize yine hatırlatıyor ki hala en temel haklardan birisi olması gereken internet ve internet içeriğine erişim bizim buralarda hala arkaik bir zihniyetin esareti altında. Şimdi burada 5651 sayılı kanunu veya erişim engellenmesine olanak tanıyan diğer kanun maddelerini tartışacak değilim.(Onları tartıştık zaten : 1, 2, 3) O noktada söylenecek şeyleri başka zaman söyleriz yine ama biz biraz şu ”zihniyet meselesine” bakalım. Akgül hocam pratik ve sonuca yönelik önerilerini özetlemiş ve “nesne temelli filtrelemeden” bahsetmiş. Aslında biraz evrensel hukuktan anlayan, biraz teknolojiden haberdar herkesin buluşacağı çok mantıklı öneriler. Üstelikde “kanundan” ziyade “yönetmelik” ile düzenlenebilecek bir uygulama gibi de duruyor. Ama sorun bana göre orada değil. Sorun zihniyette.

5651 sayılı kanun ve erişim engellenmesine olanak tanıyan diğer kanunlar ve bunu uygulamak / düzenlemekle görevli Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ve de sivil toplum örgütleriyle yapılacak kısa ortak bir çalışmanın çok değil birkaç günde çözebileceği bir sorunu “çözümsüzlük”e hapsetmiş durumdayız tıpkı diğer birçok sorunumuzda olduğu gibi.

YouTube ve diğer başka popüler sitelere erişimlerin engellenmesine karşın toplumdan yükselen tepkiler e Bilişim ve İletişim Teknolojileri Kurumu 26 Aralık 2008 tarihli basın duyurusuyla cevap verdi. Cevap metnindeki bir ifade zaten zihniyeti yansıtıyor:

Erişim engellemeye konu katalog suçlarının genişletilmesi” yasama sürecinde de dile getirilmiş, 12/04/2007 tarihli Adalet Komisyonu Raporunda “İnternet ortamında yapılan ve konusu suç oluşturan içeriğe sahip yayınlarla mücadelenin etkinliğini sağlama bakımından başlangıçta katalog içerisinde yer alan suçların sayısı mümkün olduğunca sınırlı tutulmuştur.” şeklindeki önemli tespiti dikkate alınmalıdır.”

Web 2.0 dediğimiz kavramın ne olduğundan bihaber, içeriklerin artık yayıncılar tarafından değil kullanıcılar tarafından oluşturulduğu dolayısıyla yayıncı ile mücadele etmenin anlamsız olduğu, eski basılı yayınlardan kalma alışkanlık ve ezberlerin bir anlam ifade etmediği, bilgi çağı dediğimiz bir zamanda içerik engellemekle yayın engellemek arasındaki farkı bilmeyen, bir suç için ceza biçerken suçla ilgisi olmayan diğer insanlara zarar vermenin evrensel hukukta yeri olmadığından bihaber bir zihniyetin yansımaları. Yani amaç içeriğe erişimi kısıtlamak değil, yayıncıyı cezalandırmak ama bilgi çağında yayıncı kullanıcılar olduğundan biz kendi kendimizi cezalandırıyoruz.

Aksi halde siz düşünebiliyormusunuz ki Bilgi ve İletişim Teknolojileri Kurumu gibi ”güzide” ve alanında uzman “90 adet memur” bu işe teknik bir çözüm bulamasın. Yok eğer zaten onlar teknik çözümü bilmiyorlarsa ve bu sebeple yayınladıkları yönetmelikte IP ve Alan Adı temelli olarak iki adet erişim engelleme yöntemi belirlediler ise durum internet yasaklarından daha vahim demektir benim güzel ülkem için.

Yine BTK nın aynı basın duyurusunda Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) örgütünün verilerine atıf yaparken acaba bu 90 adet güzide uzmanımız aynı örgütün sitesinde yer alan şu yazıyı okudular mı acaba?

YouTube completes a year of being blocked in Turkey

http://www.rsf.org/YouTube-completes-a-year-of-being.html

Mustafa hocam, eğer olay teknik yönetmelik boyutundaysa elbette sizin değerli önerileriniz pratik ve uygulanabilir çözümlerdir amma velakin yok eğer olay üzüm yemek değil bağcıyı dövmekse, işte o bir zihniyet sorunudur ve kurallardan önce zihinlerin değişmesini gerektirir. Bilmem siz ne düşünürsünüz?

Başbakanının konuyla ilgili sorulara “ben erişiyorum, sizi bilmem” diye cevap verebildiği, kanun yapıcının kanunu hazırlarken “bir bilene soralım” bile demediği, mahkeme hakimlerinin internetin doğasından bihaber olduğu, ilgili kurumun(BTK) “valla ben kanunları uyguluyorum gerisine karışmam” diyebildiği, sivil toplum örgütlerinin site kapattırmak için birbirleriyle yarıştığı bir ülkede “ortak akıl” bulunabilir mi?

Neşeli pazartesiler,

Erhan Ekici

AB Telekom Paketi, Bireysel Özgürlükler ve Yasaklar

May 11th, 2009 | No Comments »

İlk çağlardan başlayarak bilgi çağı / bilgi toplumu dediğimiz evreye kadar kiros silindiri, magna carta ya da ingiliz yurttaşlar beyannamesi ve daha adını sayamadığımız onlarca gelişme nasıl köleliğin kaldırılmasından temel insan hakları kavramlarının genel kabul görmesine kadar geçen sürede önemli bir adım oluşturduysa, günümüzde süren haberleşme ve internet üzerine tartışmalar ve tartışmaların sonucunda ortaya çıkan / çıkacak gelişmelerde bilgi çağının / bilgi toplumunun insan hakları ile ilgili tarihsel sürece yapacağı katkıları oluşturacak. Sorun katkıların ileriye doğru özgürlükler yönünde mi veya geriye doğru yasaklar yönünde mi bir adım olacağı?

Günümüzün en hararetli tartışmalarının başında interneti kontrol altına alma / yasadışı içeriklere ulaşımı engelleme ve korsan diye tabir edilen içeriklerin yayınlanmasını ve dağıtılmasını önleme girişimlerinin geldiği herkesin malumu. Bu süreçte başkalarının hakkını korumaya çalışırken(mesela film ve müzik endüstrisi) genelde devlet / kurum veya şirketlerin tercih etmek istediği yol “toptan bir kontrol ve denetleme” mekanizması. Bunun son örneklerinden biri Avrupa Birliği’nde geçtiğimiz günlerde yaşandı.

Avrupa Birliği birliğin telekomunikasyon alanındaki uygulamalarını düzenlemesi amacıyla özellikle İngiltere ve Fransa hükümetleri tarafından desteklenen bir “Telekom Paketi” hazırladı. Avrupa Birliği telekomünikasyon pazarını regüle etmeyi ve daha rekabetçi bir telekom pazarı yaratmayı amaçlayan paketin “normal vatandaş” açısından en sakıncalı kısımları ise bireylerin internete ve internet üzerindeki kaynaklara erişimleriyle ilgili olan maddelerdi. Pakete göre paketi hazırlayanlar internet üzerindeki tüm kontrolü telekom operatörlerine bırakıyor, sorunda burada başlıyordu. Operatörler korsan içeriklere erişimi engelleyebilmek için üçüncü firmalarla anlaşma yapıp kendi kullanıcılarının gerçek zamanlı izlenmesini ve herhangi bir korsan içerik erişimi durumunda da “mahkeme kararı” olmaksızın kullanıcı veya kullanıcıların internet erişiminin kesilmesini sağlayabilecekti. Yine bunun dışında internet erişiminde önleme / önceliklendirme gibi bir takım uygulamalarda araya serpiştirilmiş durumda idi.

EU citizens’ rights and innovation at stake in European Parliament
http://www.laquadrature.net/en/eu-citizens-rights-and-innovation-at-stake-in-european-parliament

Detayları atlayalım. Sonuçta bir takım sivil toplum örgütlerinin başlattığı ve giderek genişleyerek süren bir kampanya sonrası Avrupa Birliğinin ilgili komisyonu internet erişiminin temel bir hak olduğu ve kısıtlanamayacağı yönünde bir karar verdi.

Amendment 138/46 adopted again. Internet is a fundamental right in Europe.
http://www.laquadrature.net/en/amendment-138-46-adopted-again

Süreç henüz tam olarak bitmemiş olmasına rağmen alınan bu karar sivil toplum örgütleri ile onların harekete geçirdiği normal vatandaşlar için kişisel özgürlükler lehine ve yasaklar aleyhine olan çok önemli bir gelişme. Süreci tüm ayrıntılarıyla inceleyince görüyorsunuz ki gerek sivil toplumun bu gibi yasaklayıcı ve özgürlükleri törpüleyici gelişmelere karşı izlediği method gerekse de harekete geçen ve pakete karşı tepkilerini yetkililere ileten insanların duyarlılığı bu sonucu getirebiliyor.

Tüm bunların ışığında bir de bizim memleket tarafına bakınca görünen tablo o kadar umut vaadedici değil. Biz hala kapatılan sitelerin niye kapatıldığını dahi bilemiyoruz ki (dipnot 1, 2, 3) ona karşı bir tepki gösterelim. Bize reva görülen kuru bir “mahkeme kararıyla kapatılmıştır” yazısı. Hala bizi açıklama yapılmaya değer görülmeyen bir topluluk olarak gören zihniyete karşı bile bir iki homurdanma dışında ses yok!

Sansürsüz, özgür günlere…

Neşeli pazartesiler,


1 – Sansür! Nereye Kadar?
http://www.erhanekici.com/blog/2008/10/27/sansur-nereye-kadar/

2 – TK : “Bilgi Senin Neyine”
http://www.erhanekici.com/blog/2008/11/06/tk-bilgi-senin-neyine/

3 – Sansür ve TK’ya Açık Mektup
http://www.erhanekici.com/blog/2008/11/10/sansur-ve-tkya-acik-mektup/

Vamos Bem!

May 10th, 2009 | No Comments »

“Hayat süprizlerle doludur” sözününü ilk kim kullandı veya nasıl oldu da bu söz literatüre girdi bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa oda bu sözün eksik olduğu. Yani bu sözden süprizin iyi mi olacağı yoksa kötü mü olacağını anlamanın yolu yok! Sözü ilk kullanan arkadaş “oportunist” bir yol benimsemiş olacak ki “o” kısmı belirsiz bırakmış. Bir “anlam eksikliği” sorusu olarak pekala türkçe testlerinde sorulabilir.

Ne zaman başka bir şehri ziyaret etsem aklıma hep Murat Belge’nin “Başka Şehirler, Başka Denizler” adlı kitabı gelir. Murat Belge’nin kitaptaki yazıları gezi edebiyatının -bana göre- güzel bir örneği olmasına karşın bende hep başlığının güzelliği ile yer etti, kavafis‘e inat. Siz bir an başka bir dünyanın başka bir şehrinde “yeni dünyalar ve yeni denizler keşfetmenin” keyfini ve heyecanını yaşarken ertesi gününüz bir gerilim ve korku filmine dönebiliyor. Aslında yola çıkarken aklımda dönüşte Porto Alegre üstüne bir gezi yazısı yazmak vardı. Ama gelin görün ki hayat önceden planana inat size oportunist süprizler hazırlamış olabiliyor.

Rio de Janeiro’nun Galeão – Antônio Carlos Jobim Havaalanında başlayan daha sonra Porto Alegre, Sao Paulo ve tekrar Rio de Janeiro da son bulan yolculuktan sonra ne bir daha Porto Alegre lafı duymak istiyorum ne de yazısını yazmak. Aslında -günahını almayalım şehrin- şehrin bir suçu yok, sadece o kadar olumsuz tesadüf ve hesapta olmayan durumlar üstüste gelince yaşananlar insana bir gerilim / korku filmi gibi geliyor.

Arada olan tatsız tuzsuz kötü süprizleri bir kenera bırakınca, porto alegre deki guaiba gölü’nü sabah serinliğinde izlerken kahvenizi yudumlamak ya da yine göl manzaralı güzel bir restoranda yemek yerken, güneş ve gölün tadını çıkarmak ve açık köşe başı kafelerinde elinizde biranız ile ayak üstü bira içmek aklımda kalan birkaç şey. Sonuçta bir şehri anlamak kolay iş değil. Tarihiyle, insanlarıyla, kültürüyle, mekanlarıyla ve havasıyla içiçe olmanızı gerektiriyor. Bunları yap(a)madan oturup o şehir üstüne yazı yazmak namümkün.

Ama işte bazen “hayat kötü süprizlerle doludur”’!

Yine de iyi gidiyoruz! Vamos Bem!

Bak işte yaklaşıyor fırtına…

Neşeli pazarlar,