Archive for the ‘genel’ Category

19 Ocak 2007 – 19 Ocak 2008 Bir Cinayetin Ardından

Friday, January 18th, 2008

Şehrin en işlek caddelerinde birinde o gün olacaklar aslında bir süre sonra neler olacağının da ipuçlarını veriyordu. Bu bir son değildi, bir başlangıçtı aslında. Zamana yayılmış bir planın uygulamaya geçirilmesi için uygun ortamın yaratılması gerekiyordu. “Psikolojik harekat” denilen o dahiyane buluş birileri sayesinde yine karşımızdaydı tüm endamıyla. “Sebat” apartmanının önünde toplanmış “sebat” ediyorlardı : “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye. Bu yetmemiş olacak ki tüm basının karşısında şu sözleri söylüyorlardı: “bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir “.

Şehrin en işlek caddelerinden biriydi. Tüm basın oradaydı…Ama…

Tüm basın oradaydı ama tek bir satır yoktu bu olay hakkında o güne dair gazetelerde, radyolarda. Mezhebi geniş olanlar anlaşılan “es” geçmişti bu haberi. Sorumlu gazetecilik en son sıradaydı anlaşılan vicdan listelerinde. Kalemler susmuş, kulaklar tıkanmış, yüzler başka yöne çevrilmişti…

Görünen köy klavuz istemiyordu ve hiç bir şey tesadüf değildi bu topraklarda. 2006 yılının başlarından itibaren bilinçli bir şekilde yükseltilen “milliyetçi dalga” önüne geleni ezip geçecekti. Farklı olan herşeye “düşmanca davranma” adettendi buralarda.

Şiddeti bir ifade biçimi olarak benimsemiş kitleler, “farklı” bir düşünceye karşı bilindik tepkilerini veriyorlardı. Fikre fikir ile karşılık vermeyi öğrenemedik bu topraklarda..

Önce tehditler geldi. “ya sevilecekti vatan ya terk edilecekti”. Vatanseviciler böyle buyurmuştu. Herşeyi “siyah-beyaz” bağlamında gören, “griye” yabancı bir topluluktan başka şey beklenmiyordu bu topraklarda.

Sonra mahkemeler başladı. “Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon 301″ nidaları arasında ilkokul mezunu her vatan evladının okuyup anlayacağı bir yazıyı okumayı becer(e)mediler. Bilirkişinin “suç unsuru yoktur” raporuna rağmen “suç unsuru” buldular, hedef yaptılar onu. Doğru ya.. Sahnede senaryo değiştirilmez, bilirkişi raporları da kaale alınmazdı bu topraklarda.

Sonra…Artık vakit gelmişti. Senaryo yabancı değildi bizlere. Daha önce de izlemiştik biz bu sahneleri. 17′lik bir delikanlı Anadolu’dan bulunacak, eline silah verilecek ve vatan için “öldür” denilecekti. (Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine) Ardından ondan bir kahraman yaratılacaktı ki ilerde yeni görevleri yerine getirmeye hazır birileri daima bulunulabilsin.

Bugün 19 Ocak 2008. Tam bir yıl geçti. Hergün yeni bir “ihmal” belgesiyle karşılaştık. Hergün daha derin “birşeylerin” olduğu gün yüzüne çıktı. Yama tutmaz bir hale geldi olay. Gizli bir el, bir yamayı kapatmaya çalıştıkça başka yamalar patladı dört bir yandan.

Şimdi aydınlık bir ülke hayalinin peşinden gitme zamanıdır. Şimdi adalet isteme zamanıdır. Şimdi hayatları hoyrat eller tarafından alınmış insanlar için sessiz bir yürüyüş zamanıdır. Şimdi barbarlara “dur” deme zamanıdır…

Adalet için….

Erhan Ekici

Düşler, Gerçekler ve Çember

Tuesday, December 4th, 2007

Vakit öğleyi bulmuştu. Pencereden az da olsa kış güneşi kendini göstermiş, belli belirsiz içeri hüzmelerini göndermeyi başarmıştı. Odanın sessizliğini dışarıdan gelen araba sesleri ve yakındaki ilkokuldan yükselen çocuk sesleri bozuyordu sadece. Akşamdan kalan sarı renkli antika gece lambası artık kendisine ihtiyaç kalmadığını, günle beraber kendisinin sorumluluğunun bugünlük bittiğini söylercesine etrafı aydınlatmadan, anlamsız anlamsız yanıyordu. Yoldan geçen itfaiye arabalarının telaşlı siren sesi bir bıçak gibi uykusunu kesti. Gözlerini açıp tavana dogru uzun uzun, belli belirsiz baktı, bir süre sonra aceleyle komodine elini uzatıp saati aldı. Başını hafifçe komodine doğru çevirdi. Ne kadar zamandır uyuduğunu, ne kadar geç kaldığını anlamaya çalışıyordu. Saati tam görebilmek için elini değil, başını saate uydurmaya çalıştı. Son zamanlarda hissediyordu gecikeceğini, garip bir şekilde, belki de çoktan geciktiğini ansızın gelen bir hisle anlıyor fakat bir süre sonra o his gizemli bir kuş gibi uçup gidiyor, yerine hayatın gerçekleri dedikleri, hergün yapılan, ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği bilinmeyen o anlamsız ritüeller kalıyordu.

Gözünün önüne çocukluğu geldi. Daha 12-13 yaşlarında bir çocukken, komşuları Raif beyi izlerken duyulacak kadar yüksek bir sesle söyleyivermişti : “Raif1 amca, benim senin gibi bir hayatım olsun istemem” diye. Raif bey her sabah elinde kahverengi deri çantası, üzerinde gri takım elbisesiyle bahçe kapısının önündeki kaldırımdan yürüyerek işine gider, akşam olunca da yine aynı yoldan evine dönerdi. Pazar günleri hariç hergün tekrarlanan bu sahneyi izleye izleye sabah saatın kaç olduğunu veya akşam yemeği vaktinin geldiği oradan takip eder olmuştu. Raif bey biraz içine kapanık, ama insanlarda gülümsemesini eksik etmeyen, etrafta da kötü bilinmeyen hatta iyi sayılabilecek bir adamdı. Raif beyin bu döngüsünü gördükçe hergün biraz daha fazla kafa yormaya çalışıyordu hergün aynı şeylerin olmasına, aynı yoldan yürünmesine, aynı saatlerde aynı insanlara selam verilmesine. Sonunda bir gün Raif efendinin arkasından o sözleri söyleyivermişti.

Bu kaçınılmaz gibi görünen çemberin nerede başladığını bir türlü hatırlayamıyor, hafızasını elinden ve yüreğinden gelen tüm gayret ve istek ile zorluyor fakat başaramıyordu. Birşeyler yakalar gibi olduğunda seviniyor ama az sonra yakaladığı zamanın öncesinin de çemberin üzerinde olduğunu anlayınca suratı asılıyor, bir sigara yakıyordu. Dumanı üflüyor hemen ardından dumanı eliyle dağıtmaya çabalıyordu sanki dumanı dağıtabilirse bu düşünceler de dağılacak ve bir an olsun rahat bir nefes alabilecekti. Bir yerlerden başlamıştı, hatırlamıyordu ama nerede biteceğini biliyor, onu bilmenin dayanılmaz ağırlığıyla başa çıkmaya çabalıyordu.

İzlediği filmler, okuduğu kitaplar geliyordu aklına. Hep aynı yeri gösteren kısımları belleğinde yer etmişti. Yüksek sesle tekrar etmeye başladı:

“insanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü”2

“Eğer birini tanımak istiyorsan, onun hayallerini öğrenmelisin”3

Bu son cümleyi söyler söylemez bir an durakladı. Etrafındaki insanlar ve kendisini düşündü. Ne etraftakilerin ne de kendisinin hayalleri kalmıştı. O hayalleri neyin karşılığında feda etmişti. Yüzü acıya boğuldu. Yüksek sesle devam etti :

“Bu bakış açısı Profesör’ün hayatını altüst etmiş, çevresine bir kale gibi ördüğü güvenlik unsurları onu boğar olmuştu şimdi. Çünkü biliyordu ki ömrünün sonuna kadar aynı evde oturacak, aynı koltukta televizyon izleyecek, aynı lokantalarda yemek yiyecek, aynı kişileri görecek, aynı sözleri söyleyecek ve sonunda bir gün çılgın bir ambulansla hergün geçtiği sokaklardan geçerek hep gittiği hastaneye götürülüp orada ölecekti; ya da hastaneye gitmeye fırsat kalmadan, o Dunlopillo yatak ya da Ligne Roset koltuklardan birine yığılıp kalacaktı. Dolayısıyla evine onca severek aldığı yatak ve mobilya birer konfor ve zevk aracı olmaktan çıkıp, geçici bir tabuta dönüşüyordu. Aysel’le bir sorunu yoktu, hatta onu seviyordu da; ama kaderini görmeye dayanamıyordu. Ve ağlıyordu.”4

Bir süre sustu. Tekrar Raif beyi düşündü. Saate son bir kez daha baktı. Gecikmişti.

Tam 15 yıl gecikmişti..


1Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali / YKY
2Babam ve Oğlum / Çağan Irmak
3Arizona Rüyası / Emir Kustirica
4Mutluluk / Zülfü Livaneli / Remzi Kitapevi

————————

Erhan Ekici,
4 Aralık 2007, Salı

Heliastes’ler ve Eşekarıları

Friday, November 30th, 2007

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezalarıda arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

—————————–
“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”
—————————–

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

iyi hafta sonları,
Erhan Ekici

Barbar Akınları ya da Barbarların İstilası

Wednesday, November 7th, 2007

Olaylara hangi açıdan baktığınız birazdan söyleyeceğiniz her sözün, kullanacağınız her kelimenin ya da varacağınız her yargının da aslında o açının birer izdüşümü, o açının birer ifadesi olması sonucunu getirir. Olaylara bakılan pencerenin hangi alt bileşenleri gördüğünü veya herhangi bir yazıda kullanılan kelimelerin aslında neyi anlatmadığını anlamak işte o bakılan açıya bağlıdır. Kimileri kendi açılarından baktığında gördükleri resmin büyüsünden hayranlık nöbetlerine tutulurken kimisi aynı resimden iğrenebilir. Ya da kimisi resmin tümüne baktığını sanırken aslında hiçbir şey görmeyebilir.

Siz çırpınıp dururken anlatabilmek için en basit, en insani, en temel ve en masum şeyleri, başka yerlerde başka biçimlerde başka şekillerde başka birileri tarafından anlatılıverilir bazı şeyler. Kutsal kavramlar, kutsal menfaatler uğruna, kutsal kelimeler eşliğinde, kutsanırcasına söyleniverir toplumun ve insanların yüzüne. Bakış açısına göre bazen en ilkel duygu, en ilkel kavram beliriverir karşınızda en kutsal kıyafetlerini giymiş ve dahi süslenmiş olarak. Her nasılsa tersler düz, düzler ters olmuştur ya da hiçbir şey olmamıştır da yalnızca sizinki yerinde dururken herkesin penceresi bir an ters dönmüştür siz fark etmeden.

Kelimeler ve kavramlar kendi anlamlarını terk etmeye, yeni anlamlar giyinmeye başlamışsa ya da herkes ama herkes aynı şarkının hep aynı nakaratlarını hep aynı tonla mırıldanmaya başlamışsa ya da kalabalıklar artık konuşmamaya ve de manşetler kan kokmaya başlamışsa insanlık öksüz ve yetim kalmış demektir. Yetim insanlık öksüzlüğünü yaşarken siz de artık öksüz ve dahi yetim hissedersiniz kendinizi, kendi başınıza yaşarsınız yetimliğinizi.

Sınırın öte yanından barbarlar gelir. Barbarlar işgal etmez, barbarlar istila ederler. Sonra gerisin geri giderler. Gencecik fidanlardır kırılan barbarların istilasında. Geride kalan ağlayan analardır fidanlarının ardından, barbarların istilası sonrası…

Barbarlar sadece orada mı? Ya içimizdeki barbarlar? Manşetler niye kan kokuyor?

Bu arada “Barbar akınlarından beri bu yollarda gördüğüm en asil atlısın(*)” Aysel.(Aysel kim?).

————-
(*) TDK. Güncel Türkçe Sözlük : Barbar kelimesi için örnek kullanım, Y.K Beyatlı

Kırmızı Motosiklet

Saturday, October 20th, 2007

Devasa boyutlardaki binanın camdan yapılmış otomatik açılan kapısının önünde neşeli neşeli birbiriyle konuşup, gülüşüyorlardı. Üzerlerinde mavi ve beyaz tişörtleri, kısa kesilmiş siyah saçları ve afacan bakışlarıyla öylece duruyor, abi ve ablaları yaşlarındaki insanlarla aynı kuyruğa girmiş bekleşiyorlardı. Henüz oniki - onüç yaşlarındaydılar. Bekledikleri büyük bir alış-veriş merkezinin girişindeki güvenlik kontrolü ve onun uzayan sırasıydı. Mesai bitimi zamanıydı. İnsanlar akın akın alış-veriş merkezine yemek yemeye, birşeyler almaya veya sadece oturup birer kahve içmeye geliyorlardı. Öten alarmlar, hızlı hızlı konuşan insanların sesi ve güvenlik görevlilerinin “lütfen tekrar geçelim” uyarıları birbirine karışıyor, garip, anlamsız bir uğultu halini alıyordu. Sıra uzadıkça uzuyor, iki kafadar da kendi aralarında neşeli ve heyecanlı konuşmalarına devam ediyorlardı. Arada beyaz tişörtlü ve hafif tombul olan sıradan çıkıp kuyruğa bakıyor, dönüp gelirken de sağ elini havada sallayarak “ooo bu kuyruk Baykal partiden gidene kadar bitmez” diyordu arkadaşına. Belli ki ya abisinden ya da babasından duymuştu bu “politik” lafı…

Güvenlikten geçmelerinin epey vakitlerini alacağını anlayınca da sırayla ilgilenmeyi bırakıp harıl harıl konuşmaya daldılar. Ne öten alarmlar ne de girişten yükselen uğultu umurlarındaydı. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan beyaz tenli çocuk diğerine az ötedeki güvenlik görevlisinin yanındaki K9 kurt köpeğini göstererek ne kadar güzel göründüğünü, köpekleri çok sevdiğini ve kendisininde büyüyünce köpek besleyeceğini söylüyordu. Ardından bu sıkıcı sırada beklemelerinin yegane amacı olan içeride onları bekleyen şeyden konuşmaya başladılar. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan çocuk, ileride o şeyi almaktan başka birşey istemeyeceğini, onun gece rüyalarına girdiğini, gördüğü zaman arkadaşının da ondan başka birşey düşünmeyeceğinden emin olduğunu söylüyordu. Sözünü ettikleri ünlü bir markanın yeni çıkardığı, reklam amacıyla alış-veriş merkezinin ortasındaki alanda sergilenen son model kırmızı bir motosiklet idi. Mavi tişörtlü ve biraz daha zayıf olan, arkadaşına geçen hafta ailesi ile buraya geldiğinde içeride gördüğü ve bir daha aklından çıkmayan bu “kırmızı motosikleti” gösterecekti. Ondan söz ettiği her an heyecanlanıyor, sanki onun üstüne binmiş ve onu sürüyormuş gibi hissediyordu. Sınıflarında hoşlandığı ama kendisine pek yüz vermeyen Damla’nın onu bu motosikletle görmesini çok istediğini, bunu görünce gelip kendisiyle konusacağını ,belki kim bilir, bu motosiklete binip beraber uzaklara gideceklerini tüm doğallığıyla anlatıyor, kırmızı motosiklet ve Damla kelimelerini her söyleyişinde gözünde bir parıltı oluşuyordu.

Mavi tişörtlü biraz daha zayıf olan çocuk, arkadaşına heyecanlı heyecanlı bunları anlatırken o bitmek bilmez sıra yavaş yavaş ilerlemiş güvenlikten geçmelerine ve o göz kamaştırıcı kırmızı motosikleti görmelerine sadece iki kişi kalmıştı. Güvenlik cihazı ötmeden öndeki iki kişi de kontrolden geçmiş sıra iki kafadara gelmişti. Beyaz tişörtlü ve biraz tombul olan ileriye doğru bir adım atmıştı ki birden durdu. Yolunun üzerine bir panzer çıkmışcasına irkildi, ardından güvenlik görevlisinin donuk sesi duyuldu: “Tek misiniz, aileniz yanınızda mı?”. Tek başlarına, yanlarında aileleri olmadan gelmişlerdi. Öyle ya, sırf kırmızı motosiklete bakabilmek için hergün ailelerini buraya getiremezlerdi, aileleri de gelmez hatta kendisine kızabilirlerdi. Beyaz tişörtlü ve biraz tombul olanı “hayır, tek geldik” dedi. Güvenlik görevlisi aynı donuk sesle : “aileniz olmadan giremezsiniz. Yasak” dedi. İçeri giremeyeceklerini anladıklarında yüzlerinde o az önceki neşe ve heyecan yerini hayal kırıklığı ve çaresizliğe bıraktı. Bir an öylece kaldılar. Sonra mutsuz suratlarla yavaş yavaş geri dönüp, alış-veriş merkezinin önünde öylece beklediler. Alış-veriş merkezi yönetimi kuru kalabalık yaratmasınlar, içeride alış-veriş yapıp eğlenen kabarık cüzdanlı ultra steril-elit-izole tüketici güruhunu rahatsız etmesinler diye çocukları içeri almama kararı almıştı. Haksız da sayılmazlardı hani tek başına bir çocuğun cüzdanı ne kadar kabarık olabilirdi ki? Onların olsa olsa kocaman hayalleri olurdu, kocaman cüzdanları değil!

—–

Profilo Alış-Veriş Merkezi ailesi olmadan gelen çocukları içeri almıyor. Muhtemelen potansiyel müşteri olmadıklarından, deli gibi kullanacakları kredi kartları olmadıklarından ve gereksiz yer kapladıklarından. Yarın bugün de cebinde parası olmayanları veya kredi kartı limiti 3-5 milyardan aşağı olanları almamaya başlarlar. Aferim profilo avm, aferim…

Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine

Monday, September 17th, 2007

Sağ ayağındaki altı yırtık ayakkabısıyla merdivenleri her zamanki gibi birerli ikişerli iniyordu. Apartman kapısından çıkmasıyla on metre uzaktaki bankaya ulaşması arasında sadece ve sadece otuz saniye vardı. Işte ne olduysa o otuz saniyede oldu. Üç kurşun sesi yankılandı sokakta, cansız bir beden yere yığıldı. Koca ve işlek bir caddenin ortasında herkesin bakışları altında, göz göre göre ensesinden kurşunlanarak bedeni ruhundan ayrıldı. Ne o katilinin yüzünü görebildi o son anda ne de katil onun yüzünü. Eğer görebilseydi o an -az sonra canını alacak olan katilin- yüzünü nasıl bakardı ne söylerdi acaba? Kurban ve katil, kısa çok kısa bir an göz gözeler ve ikisi de az sonra olacakları biliyorlar… Katil muhtemelen ne yaptığının farkında değil, öfke ve belki de garip bir mutlulukla bakıyor olacak, o sadece beyni insanlığa aykırı -ve giderek yayılan- fikirlerle yıkanmış bir çocuk sadece. Peki ya kurban o nasıl bakar ne hissederdi? Cevap vermesi, tarif etmesi çok zor ama eminim çocuğa değil, onu eline silah alıp bir can alacak kadar canileştiren “kültüre ve topluma” bir çift lafı olacaktı belki de. Katil’de hepimiz gibi bu dünyanın en saf en masum varlığı -bir bebek- olarak bu dünyaya gelmiş ve biz -çok değil- on,onbeş yılda masum bir bebekten bir katil yaratmıştık.

Sosyologlar ve psikologlar olayların sonuçlarından ziyade kişi veya toplumu o sonuca götüren toplumsal veya kişisel süreçlerde ararlar aradıklarını. Çünkü bilirler ki neden-sonuç ilişkisi o süreçte gizlidir. Ve o süreci incelemeksizin varılacak her teşhis biraz eksik olacaktır ve bilirler ki o hastalıklı süreci tedavi etmemek yeni hastalıklara davetiye çıkaracaktır. Biz nasıl bir toplumuz ki on-onbeş yılda dünyanın en saf varlığından ,bir bebekten, bir katil yaratabiliyoruz? Bu sorunun cevabını çok farklı yerlerde aramaya da gerek yok aslında. Linç kültürü, fikre fikir ile karşılık vermeyi bilmeme, at-avrat-silah şiarıyla yetişme, hoşgörüyü sadece kendisine karşı gösterilmesi gereken bir olgu olarak anlama vs. Yaşamı bir savaş alanı, farklı fikirleri tehdit ve farklı insanları düşman olarak gördüğümüz sürece birşeyler hiç değişmeyecek. Biz bu topraklarda her daim birilerini öldüreceğiz ve her daim haykıracağız : “ya sev ya terk et” diye…

Dünyanın hiçbir yerinde aşırı milliyetçilik kendi kendine yükselmez. Birilerinin fitili ateşlemesi lazımdır. Düşman yaratmanız, o düşmanla mücadele etmeniz, bu savaşta destekçi yetiştirmeniz gerekir. İşte bir çocuktan katil yaratmak bu sürecin bir parçasıdır. Katili “kahraman”, cinayeti “erdem”, fikrini beğenmedi diye adam öldürmeyi “vatanseverlik” diye göstereceksiniz ki yeni çocuk katilleriniz sizin gibi olmak, abileri gibi olup eline silah alıp kahraman olmak istesin. Resimler çekeceksiniz kahramanınızla, aynı fotoğraf karesinde olmak için can atacaksınız ve ardından yeni katillerinizin kulaklarına fısıldayacaksınız : “arkanızdayız çocuklar” diye…

‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’ diye türküler besteleyeceksiniz çocuk katiliniz için. Bir çocuktan katil yaratmak yetmez bize, yüzlerce binlerce katil lazım bize. Aferim İsmail Türüt’e, aferim canını aldıkları yetmezmiş gibi onun bedenini de kullanarak klip yapan arkadaşlara, aferim bize, aferim Türk toplumuna. Türküler besteleyelim, fotoğraflar çektirelim, methiyeler düzelim çocuk katillerimize pardon çocuk kahramanlarımıza yeter ki onlar fedakarlık yapma vakti geldiğinde vazifelerini yapsınlar.

Nerede farklı bir ses yükselse orada olalım, nerede beğenmediğimiz insanlar varsa oraya gidelim, nerede TCK 301. madde ile ilgili dava varsa o mahkeme salonunu dolduralım ve -utanmadan insanlığımızdan- çığırıp türkümüzü haykıralım hep beraber en önde İsmail Türüt ile : ‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’.

Utanıyorum insanlığımızdan, utanıyorum…

iyi pazartesiler,
Erhan Ekici

——-

Katile bir de türkü yakıldı, klip yapıldı
http://www.ntvmsnbc.com/news/420067.asp
16 Eylül 2007, Pazar

ODF versus OOXML (3) : Office Open XML’in Önlenebilir Yükselişi

Saturday, September 1st, 2007

Ünlü Alman tiyatro adamı Bertolt Brecht Nazi’lerin iktidara yürüyüş sürecini “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi” adlı oyunla anlatır. Oyunun ismi ile bir gerçeğe özellikle vurgu yapar Brecht : Nazilerin yükselişi kaçınılmaz bir durum değil, önlenebilir bir yükselişti. Hitleri Arturo Ui ile, Alman sermaye sınıfını da karnıbahar tröstü ile eşdeğer kılarak söyler söyleyeceğini Brecht. Şimdi oturmuş, doküman formatları/standartları üzerine yazacak iken aklım yine tiyatroya kaydı. Hayra alamet olmasa gerek.

Konumuza yani doküman formatlarına dönelim biz. Open Document Format – ODF‘nin 2006 mayıs itibariyle ISO standardı olarak kabul edilmesi ertesi Microsoft kendi doküman formatınında ISO standardı olması için elinden geleni ardına koymuyor, hummalı bir çalışma içinde görünüyordu. Bu konuda günlükte daha önce çiziktirdiklemiz hikayeyi özetliyor: ODF versus OOXML ve ODF versus OOXML (2).

2 Eylül 2007 tarihinde ISO üyeleri Microsoft firmasının Office Open XML formatının ISO standardı olup olmamasını oylayacaklar. Dolayısıyla bir yanıyla çok önemli bir oylama. Aynı alanda ortak bir standard yerine iki standard olması ya da olmaması; işte bütün mesele bu.

(more…)

Mutlu Evlilikler / Umutlu Çocuklar ?

Friday, August 17th, 2007

“Benim hala umudum var / İsyan etsem de istediğim kadar / inat etsem bile” diyordu şarkıcı ortalığı sakinleştirircesine çabalayan sesi ile. Şarkıcı öyle diyordu demesine ama doğrusu kimin umudunun ne kadar kaldığını kimse bilmiyordu. Herkes birbirine soruyordu “ne olacaktı şimdi”. Yüksek katlı plaza binalarından birindeki günlük ofis ortamı böyleydi çalışanlar için. Çünkü şirketleri “evlenmeye” karar vermişti. Son yıllların yeni modası şirket evlilikleri ve onların -kimsenin sahiplenmek istemediği- gayri meşru çucukları yani “sancılı süreç, belirsizlik ve huzursuzluk”.

Peki nasıl oluyordu şirket birleşmeleri? Niye yapılıyordu? Kim başarıyı yakalayabiliyordu? Kim rekabet ortamının katı ve çetin ortamında ayakta kalabiliyor, kim kaybediyordu?

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır” diye başlamıştı Cumhuriyet Gazetesi‘nin Bilim ve Teknoloji dergisindeki* “Şirket birleşmeleri ve insan faktörü” başlıklı yazısında Yük. Müh. Fatih Ertimur. Doğru da söylüyordu. “İnsan faktörünü” ihmal eden her süreç eninde sonunda başarısızlığa mahkumdu.

We are all in it together

Bu tür evliliklerin ilk günlerin favori şarkısı “We are all in it together” idi. Yönetim kademesi atlatılması gereken her zorlu süreci çalışanlarına açıklarken “aynı gemideyiz” diyordu. Ki yönetim teorisi açısından baktığımızda da yapılması gereken ilk şeylerden birisidir bu: “Beraber çalıştık, beraber başaracağız” anlayışı. Sorun genellikle anlayışın uygulama evresinde ortaya çıkıyordu. Herkesi ilgilendiren kararların alınış süreçlerinin şeffaf olmaması, çalışanları sürecin içine katmak yerine sürecin dışına itilmesi. Alınacak kararlardan birebir etkilenecek olanlar birebir çalışanlar olacakken kararların ve bu sürecin şeffaf olmaması “aynı gemide miyiz?” sorusunu çalışanın aklına kazıyordu. İnsan faktörü bir kez daha “management” kitaplarının tozlu sayfalarında kalıyordu.

We need to trust in our leadership

Günler birbiri ardısıra akıp, düğün zamanı geldiğinde çalışanların kafasında soru işaretleri çoğaldıkça ve aslında aynı gemide olmadıklarını düşünmeye başladıklarında artık güven kavramı sorgulanmaya başlıyordu. Yönetim kademesinin bu gibi durumlar için kullanacağı slogan ise hazırdı : “We need to trust in our leadership”. Sevdiğim bir yazarın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Güven adı anıldıkça azalan bir kavramdır”. Anlayana…

Başarılı, amacına ulaşan ve sancısız ve belirsizlik dönemlerinin olabildiğince kısa tutulduğu şirket birleşmeleri hem şirket hem de çalışanlar açısından daha verimli sonuçlar doğurur. Bilanço verileri, pazar payı analizleri, rekabet ortamının koşulları ve başarılı ürünler bir şirketi ancak bir yere kadar taşıyabilir. Gerçek anlamda başarıyı yakalamak -hem “business” anlamında hem de “employee” anlamında- süreç yönetimlerinin şeffaf olmasını, alınacak kararlardan etkilenecek kitlenin de fikirlerinin sorulmasını ve “We are all in it together” anlayışının kağıt üzerinde kalmamasını gerektirir.

Fatih Ertimur arkadaşımızın yukarıda alıntıladığımız satırlarını tekrar ederek son verelim:

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır”

* 17.08.2007, “Şirket Birleşmeleri ve İnsan Faktörü”, Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji Eki, Yük. Müh. Fatih Ertimur

Beatles’dan “Here Comes The Sun” şarkısı eşliğinde biralarınızı yudumladığınız günler dileğiyle.

Lenovo & Novell - Novell & IBM - NSN & Linux Foundation

Thursday, August 9th, 2007

Siz daha RSS okuyucusunun ikonuna basmadan doluveriyor ekran. Sizinle yarışıp siz daha yeni gelenleri bitirmeden önünüze yığıveriyor bir dolu yazıyı. Önden gidince sanki boyu uzayacak bu RSS okuyucusunun. Biri bunun doğru olmadığını öğretmeli bu RSS okuyucusuna. Neyse efendim biz devam edelim. Gün geçmiyor ki (’ki’yi ayrı yazalım, TDK gezegen temsilcisinden-Didem- azar işitmeyelim) Özgür Yazılım ve Linux konusunda yeni bir gelişme yaşanmasın ve yine gün geçmiyor ki yeni anlaşmalar, yeni ortaklıklar olmasın. Neler oluyor hayatta bakalım ?

Efsane dizüstü bilgisayar modeli ve bu satırların yazıldığı sevimli aygıt olan(ben ona ‘kara kaplan’ diyorum) ThinkPad‘in SuSE Linux ile flörtü artık ciddi ve uzun erimli bir hal aldı. IBM ve Novell uygulama sunucuları pazarı için yeni bir anlaşma yaptılar. WebSphere App. Server Community Edition Jboss karşı”. Ve son olarak Nokia Siemens Network şirketinin “Linux Foundation”a katılımı ve finansal & teknik destek vaadi.

Lenovo & Novell : SuSE Linux yüklü ThinkPad’ler

Masaüstü pazarında Linux’un -özellikle- büyük kurumların ve şirketlerin masaüstlerinde- yerini sağlamlaştırmasının ve pastadan pay almasının önündeki en büyük engellerden biri olan “üretici firma desteği” nihayet son zamanlardaki gelişmelerle tarihe karışmak üzere. Önce Dell firmasının Ubuntu yüklü modelleri satışa sunması ardından da “business” kullanıcılarına hitap eden Lenova’nın SLED yüklü ThinkPad’leri çıkaracağını(T60p modeli) ve Linux için “Help Center” desteği de vereceğini açıklaması, Linux’un masaüstü pazarında yerini sağlamlaştıracağının ilk işaretleri. Evet son kullanıcı için şu anki dağıtımların hiçbir eksiği yok, fazlası da var ama “business” kullanıcıları söz konusu olduğunda şimdiye kadar durum bu kadar parlak değildi. Sürekli destek alabileceğiniz, kurumsal ve teknik mühendislik uygulamalarını çalıştırabileceğiniz ve başınız sıkışınca sağlayıcı firmayı arayıp sorununuzu çözdürebileceğiniz bir işletim sistemi “business” kullanıcılarının-daha doğrusu kurumsal ve büyük ölçekli firmaların- önceliği idi.Bunlar olmadan ağzınızla kuş tutsanız yaranamazsınız şu mendebur “kurumsal firmalara”..Dolayısıyla LenovoSLED birlikteliği kritik önemde bir adım…

IBM & Novell : Ne olacak şu WebSphere’in Hali

Novell firması SuSE’yi gözüne kestirdiğinde, büyük abisinden nakdi ve ayni yardım görmüştü hatırlayacağımız üzere. O sebeple Novell – IBM ilişkileri çok çarpıcı gelmiyor artık. Büyük abisi -big blue- şöyle yapalım diyor yapıyorlar. Böyle olsun diyor oluyor. RedHat’ın Jboss’u açık kaynak dünyasında yükselişine devam ederken IBM durur mu? Novell ile yaptıkları anlaşma gereği Novell SLES tarafında IBM WebSpehere App. Server Community Edition desteği de verecek. Hatırlatmakta fayda var: WAS CE açık kaynak kodlu bir uygulama tıpkı Jboss gibi..Bunun karşılığında Novell IBM satış ağından yine maksimum faydalanmaya devam edecek. Alan memnun veren memnun durumu…

Nokia Siemens Networks & Linux Foundations üyesi

6 Ağustos 2007 itibariyle Nokia Siemens Networks firması Linux Foundation’a üye oldu. NSN bu adım ile Linux Foundation‘a finansal ve teknik destek de sağlayacak. Böylece Carrier Grade Linux olayının da içine girecek. Telekom pazarında zaten belli alanlarda Linux işletim sistemini kullanan firma bundan sonrası içinde daha fazla Linux kullanacak. Bu umalım ki aynı zamanda GSM ve 3G için geliştirdiği aygıtların da yakın zamanda Linux kullanması anlamına gelsin. Telekom gibi rekabetçi bir pazarda gerek büyük sistemlerde gerekse gömülü sistemlerde “anlamsız şekilde” Windows kullanmak ve toplam maliyeti artırmak bunun yanında da yüksek bulunulurluğu sağlayamamak ” anlaşılır bir şey değildi zaten.

—–
Server Hoca’nın günlük girdisindeki videoyu izleyince biraz maziye gittim. Maziye götüren ise Ferha Şensoy’un “Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı” adlı oyunu idi. Bakkal Abla’sıyla, Şeref’iyle, Şükrü Bey’iyle 1998-99 sezonunda zevkle oynadığımız bir oyun idi :)

Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose

Sunday, August 5th, 2007

Müzikten pek fazla anlamam. Ailenin en küçüğü olarak, herkes bir müzik aletini iyi derecede çalarken ben bu durumdan bir türlü nasiplenemedim (”Herkes bir şeyler oldu, ben olamadım Anne” ruh hali eşliğinde). Bir türlü olmadı.Vakti zamanında etraftakilere özenip birkaç şarkı söyleme girişimim de olmadı değil ama “Doğal ortama ve estetiğe zarar verdiğim” gerekçesiyle susturulmam çok da zaman almadı :) İlkokulun kahve rengi sıralarındayken (bkz : “Bu sıra düz mü? Evet öğretmenim“), müzik derslerinde bile öğretmen ve sıra arkadaşlarım en fazla 5-10 saniye tahammül edebiliyorlardı. Yetenek meselesi, olmayınca olmuyor. Ama nerede iyi bir müzik duysam zevkle dinlerim.

Edith Piaf’ta bunlardan biri. Fransa’nın ‘Kıta Avrupa’sına hediyesi. İnsanı derinden etkileyen sesi ile milyonları fethetmiş ‘kaldırım serçesi’. İşte bu ‘kaldırım serçe’ sinin biyografik filmini izleme fırsatını 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali (http://www.iksv.org/film/) sayesinde geçtiğimiz Nisan ayında yakalamıştım. Marion Cotillard‘ın Edit Piaf rolüyle boy gösterdiği (boy göstermek ne kelime harikalar yarattığı diyelim. hakkını verelim), Oliver Dahan‘ın yönetmen koltuğunda olduğu, ‘kendi alanında’ mükemmel diyebileceğimiz bir görsel ve işitsel ziyafet idi. Bu büyük sesin hayatını, inişiyle çıkışıyla, eğrisiyle ve doğrusuyla biz fani kullara kimileyin hüzünlenerek, kimileyin gülümseyerek ama görsel anlamda hep çıtanın üzerinde seyrederek, oyunculuk anlamında ise sınırların fersah fersah aşıldığı bir film gördük. Edith Piaf’ı gördük, elimizi uzatsak tutacaktık, haykırsak duyacaktı.Kulaklarımız pür dikkat kesilip bizden çoktan ayrılmıştı daha film başlar başlamaz.

Edith_Piaf

İki oyunucunun “oyunculuk” yeteneği bende farklı bir hayranlık uyandırmıştı şimdiye kadar. Bunlardan biri “As Good As It Gets” filmindeki Melvin rolüyle Jack Nicholson ise diğeri de “Dancer in the Dark” taki performansıyla Björk idi. Şimdi bunlara bir üçüncüsü eklendi. Edith Piaf rolüyle Marion Cotillard. Edith Piaf gibi bir rolü, gürünüm anlamındaki bir çok dezavantaja rağmen, hakkını vere vere, su gibi akarak oynuyordu. Oynamak denmez buna Marion rolü adeta yaşıyordu. Filmde sokakta, kaldırım kenarında arkadaşıyla şarkılar söylediği sahnedeki jestleri, mimikleri, ellerin çekinik, utangaç hali, az sonra o kendinden çok emin tavırları, gülümsemesi ile deyim yerindeyse tiyatrocu tabiriyle “döktürüyordu”. Edith Piaf’ın artık iyiden iyiye yaşlandığı sahnelerdeki performansı ise “işte, oyuncu” dedirtiyordu adeta.

Biz film gördük, Edith Piaf’ı gördük. Salon sessizleşti. Işıklar söndü. Sahne onundu.

Meraklısına :Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose” festivalden sonra şimdi de sinemalarda. 03.08.2007 itibariyle Türkiye’de gösterime girdi. Hani olur da “Edith Piaf dinlemek, ruhunuzla kanatlanmak” isterseniz kaçırmayın derim.

iyi pazarlar,