Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine

September 17th, 2007

Sağ ayağındaki altı yırtık ayakkabısıyla merdivenleri her zamanki gibi birerli ikişerli iniyordu. Apartman kapısından çıkmasıyla on metre uzaktaki bankaya ulaşması arasında sadece ve sadece otuz saniye vardı. Işte ne olduysa o otuz saniyede oldu. Üç kurşun sesi yankılandı sokakta, cansız bir beden yere yığıldı. Koca ve işlek bir caddenin ortasında herkesin bakışları altında, göz göre göre ensesinden kurşunlanarak bedeni ruhundan ayrıldı. Ne o katilinin yüzünü görebildi o son anda ne de katil onun yüzünü. Eğer görebilseydi o an -az sonra canını alacak olan katilin- yüzünü nasıl bakardı ne söylerdi acaba? Kurban ve katil, kısa çok kısa bir an göz gözeler ve ikisi de az sonra olacakları biliyorlar… Katil muhtemelen ne yaptığının farkında değil, öfke ve belki de garip bir mutlulukla bakıyor olacak, o sadece beyni insanlığa aykırı -ve giderek yayılan- fikirlerle yıkanmış bir çocuk sadece. Peki ya kurban o nasıl bakar ne hissederdi? Cevap vermesi, tarif etmesi çok zor ama eminim çocuğa değil, onu eline silah alıp bir can alacak kadar canileştiren “kültüre ve topluma” bir çift lafı olacaktı belki de. Katil’de hepimiz gibi bu dünyanın en saf en masum varlığı -bir bebek- olarak bu dünyaya gelmiş ve biz -çok değil- on,onbeş yılda masum bir bebekten bir katil yaratmıştık.

Sosyologlar ve psikologlar olayların sonuçlarından ziyade kişi veya toplumu o sonuca götüren toplumsal veya kişisel süreçlerde ararlar aradıklarını. Çünkü bilirler ki neden-sonuç ilişkisi o süreçte gizlidir. Ve o süreci incelemeksizin varılacak her teşhis biraz eksik olacaktır ve bilirler ki o hastalıklı süreci tedavi etmemek yeni hastalıklara davetiye çıkaracaktır. Biz nasıl bir toplumuz ki on-onbeş yılda dünyanın en saf varlığından ,bir bebekten, bir katil yaratabiliyoruz? Bu sorunun cevabını çok farklı yerlerde aramaya da gerek yok aslında. Linç kültürü, fikre fikir ile karşılık vermeyi bilmeme, at-avrat-silah şiarıyla yetişme, hoşgörüyü sadece kendisine karşı gösterilmesi gereken bir olgu olarak anlama vs. Yaşamı bir savaş alanı, farklı fikirleri tehdit ve farklı insanları düşman olarak gördüğümüz sürece birşeyler hiç değişmeyecek. Biz bu topraklarda her daim birilerini öldüreceğiz ve her daim haykıracağız : “ya sev ya terk et” diye…

Dünyanın hiçbir yerinde aşırı milliyetçilik kendi kendine yükselmez. Birilerinin fitili ateşlemesi lazımdır. Düşman yaratmanız, o düşmanla mücadele etmeniz, bu savaşta destekçi yetiştirmeniz gerekir. İşte bir çocuktan katil yaratmak bu sürecin bir parçasıdır. Katili “kahraman”, cinayeti “erdem”, fikrini beğenmedi diye adam öldürmeyi “vatanseverlik” diye göstereceksiniz ki yeni çocuk katilleriniz sizin gibi olmak, abileri gibi olup eline silah alıp kahraman olmak istesin. Resimler çekeceksiniz kahramanınızla, aynı fotoğraf karesinde olmak için can atacaksınız ve ardından yeni katillerinizin kulaklarına fısıldayacaksınız : “arkanızdayız çocuklar” diye…

‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’ diye türküler besteleyeceksiniz çocuk katiliniz için. Bir çocuktan katil yaratmak yetmez bize, yüzlerce binlerce katil lazım bize. Aferim İsmail Türüt’e, aferim canını aldıkları yetmezmiş gibi onun bedenini de kullanarak klip yapan arkadaşlara, aferim bize, aferim Türk toplumuna. Türküler besteleyelim, fotoğraflar çektirelim, methiyeler düzelim çocuk katillerimize pardon çocuk kahramanlarımıza yeter ki onlar fedakarlık yapma vakti geldiğinde vazifelerini yapsınlar.

Nerede farklı bir ses yükselse orada olalım, nerede beğenmediğimiz insanlar varsa oraya gidelim, nerede TCK 301. madde ile ilgili dava varsa o mahkeme salonunu dolduralım ve -utanmadan insanlığımızdan- çığırıp türkümüzü haykıralım hep beraber en önde İsmail Türüt ile : ‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’.

Utanıyorum insanlığımızdan, utanıyorum…

iyi pazartesiler,
Erhan Ekici

——-

Katile bir de türkü yakıldı, klip yapıldı
http://www.ntvmsnbc.com/news/420067.asp
16 Eylül 2007, Pazar

ODF versus OOXML (3) : Office Open XML’in Önlenebilir Yükselişi

September 1st, 2007

Ünlü Alman tiyatro adamı Bertolt Brecht Nazi’lerin iktidara yürüyüş sürecini “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi” adlı oyunla anlatır. Oyunun ismi ile bir gerçeğe özellikle vurgu yapar Brecht : Nazilerin yükselişi kaçınılmaz bir durum değil, önlenebilir bir yükselişti. Hitleri Arturo Ui ile, Alman sermaye sınıfını da karnıbahar tröstü ile eşdeğer kılarak söyler söyleyeceğini Brecht. Şimdi oturmuş, doküman formatları/standartları üzerine yazacak iken aklım yine tiyatroya kaydı. Hayra alamet olmasa gerek.

Konumuza yani doküman formatlarına dönelim biz. Open Document Format – ODF‘nin 2006 mayıs itibariyle ISO standardı olarak kabul edilmesi ertesi Microsoft kendi doküman formatınında ISO standardı olması için elinden geleni ardına koymuyor, hummalı bir çalışma içinde görünüyordu. Bu konuda günlükte daha önce çiziktirdiklemiz hikayeyi özetliyor: ODF versus OOXML ve ODF versus OOXML (2).

2 Eylül 2007 tarihinde ISO üyeleri Microsoft firmasının Office Open XML formatının ISO standardı olup olmamasını oylayacaklar. Dolayısıyla bir yanıyla çok önemli bir oylama. Aynı alanda ortak bir standard yerine iki standard olması ya da olmaması; işte bütün mesele bu.

Read the rest of this entry »

Mutlu Evlilikler / Umutlu Çocuklar ?

August 17th, 2007

“Benim hala umudum var / İsyan etsem de istediğim kadar / inat etsem bile” diyordu şarkıcı ortalığı sakinleştirircesine çabalayan sesi ile. Şarkıcı öyle diyordu demesine ama doğrusu kimin umudunun ne kadar kaldığını kimse bilmiyordu. Herkes birbirine soruyordu “ne olacaktı şimdi”. Yüksek katlı plaza binalarından birindeki günlük ofis ortamı böyleydi çalışanlar için. Çünkü şirketleri “evlenmeye” karar vermişti. Son yıllların yeni modası şirket evlilikleri ve onların -kimsenin sahiplenmek istemediği- gayri meşru çucukları yani “sancılı süreç, belirsizlik ve huzursuzluk”.

Peki nasıl oluyordu şirket birleşmeleri? Niye yapılıyordu? Kim başarıyı yakalayabiliyordu? Kim rekabet ortamının katı ve çetin ortamında ayakta kalabiliyor, kim kaybediyordu?

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır” diye başlamıştı Cumhuriyet Gazetesi‘nin Bilim ve Teknoloji dergisindeki* “Şirket birleşmeleri ve insan faktörü” başlıklı yazısında Yük. Müh. Fatih Ertimur. Doğru da söylüyordu. “İnsan faktörünü” ihmal eden her süreç eninde sonunda başarısızlığa mahkumdu.

We are all in it together

Bu tür evliliklerin ilk günlerin favori şarkısı “We are all in it together” idi. Yönetim kademesi atlatılması gereken her zorlu süreci çalışanlarına açıklarken “aynı gemideyiz” diyordu. Ki yönetim teorisi açısından baktığımızda da yapılması gereken ilk şeylerden birisidir bu: “Beraber çalıştık, beraber başaracağız” anlayışı. Sorun genellikle anlayışın uygulama evresinde ortaya çıkıyordu. Herkesi ilgilendiren kararların alınış süreçlerinin şeffaf olmaması, çalışanları sürecin içine katmak yerine sürecin dışına itilmesi. Alınacak kararlardan birebir etkilenecek olanlar birebir çalışanlar olacakken kararların ve bu sürecin şeffaf olmaması “aynı gemide miyiz?” sorusunu çalışanın aklına kazıyordu. İnsan faktörü bir kez daha “management” kitaplarının tozlu sayfalarında kalıyordu.

We need to trust in our leadership

Günler birbiri ardısıra akıp, düğün zamanı geldiğinde çalışanların kafasında soru işaretleri çoğaldıkça ve aslında aynı gemide olmadıklarını düşünmeye başladıklarında artık güven kavramı sorgulanmaya başlıyordu. Yönetim kademesinin bu gibi durumlar için kullanacağı slogan ise hazırdı : “We need to trust in our leadership”. Sevdiğim bir yazarın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Güven adı anıldıkça azalan bir kavramdır”. Anlayana…

Başarılı, amacına ulaşan ve sancısız ve belirsizlik dönemlerinin olabildiğince kısa tutulduğu şirket birleşmeleri hem şirket hem de çalışanlar açısından daha verimli sonuçlar doğurur. Bilanço verileri, pazar payı analizleri, rekabet ortamının koşulları ve başarılı ürünler bir şirketi ancak bir yere kadar taşıyabilir. Gerçek anlamda başarıyı yakalamak -hem “business” anlamında hem de “employee” anlamında- süreç yönetimlerinin şeffaf olmasını, alınacak kararlardan etkilenecek kitlenin de fikirlerinin sorulmasını ve “We are all in it together” anlayışının kağıt üzerinde kalmamasını gerektirir.

Fatih Ertimur arkadaşımızın yukarıda alıntıladığımız satırlarını tekrar ederek son verelim:

“Birleşmelerin ilk döneminde yeni şirket çoğunlukla değer kaybına uğrar. Bu sancılı dönemi geçerek başarıyı yakalayanlar, yalnızca somut bilanço verilerini değerlendirenler değil, çalışanlara yeni bir gemide hep birlikte oldukları mesajını vermeyi bilenler olacaktır”

* 17.08.2007, “Şirket Birleşmeleri ve İnsan Faktörü”, Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji Eki, Yük. Müh. Fatih Ertimur

Beatles’dan “Here Comes The Sun” şarkısı eşliğinde biralarınızı yudumladığınız günler dileğiyle.

Lenovo & Novell - Novell & IBM - NSN & Linux Foundation

August 9th, 2007

Siz daha RSS okuyucusunun ikonuna basmadan doluveriyor ekran. Sizinle yarışıp siz daha yeni gelenleri bitirmeden önünüze yığıveriyor bir dolu yazıyı. Önden gidince sanki boyu uzayacak bu RSS okuyucusunun. Biri bunun doğru olmadığını öğretmeli bu RSS okuyucusuna. Neyse efendim biz devam edelim. Gün geçmiyor ki (’ki’yi ayrı yazalım, TDK gezegen temsilcisinden-Didem- azar işitmeyelim) Özgür Yazılım ve Linux konusunda yeni bir gelişme yaşanmasın ve yine gün geçmiyor ki yeni anlaşmalar, yeni ortaklıklar olmasın. Neler oluyor hayatta bakalım ?

Efsane dizüstü bilgisayar modeli ve bu satırların yazıldığı sevimli aygıt olan(ben ona ‘kara kaplan’ diyorum) ThinkPad‘in SuSE Linux ile flörtü artık ciddi ve uzun erimli bir hal aldı. IBM ve Novell uygulama sunucuları pazarı için yeni bir anlaşma yaptılar. WebSphere App. Server Community Edition Jboss karşı”. Ve son olarak Nokia Siemens Network şirketinin “Linux Foundation”a katılımı ve finansal & teknik destek vaadi.

Lenovo & Novell : SuSE Linux yüklü ThinkPad’ler

Masaüstü pazarında Linux’un -özellikle- büyük kurumların ve şirketlerin masaüstlerinde- yerini sağlamlaştırmasının ve pastadan pay almasının önündeki en büyük engellerden biri olan “üretici firma desteği” nihayet son zamanlardaki gelişmelerle tarihe karışmak üzere. Önce Dell firmasının Ubuntu yüklü modelleri satışa sunması ardından da “business” kullanıcılarına hitap eden Lenova’nın SLED yüklü ThinkPad’leri çıkaracağını(T60p modeli) ve Linux için “Help Center” desteği de vereceğini açıklaması, Linux’un masaüstü pazarında yerini sağlamlaştıracağının ilk işaretleri. Evet son kullanıcı için şu anki dağıtımların hiçbir eksiği yok, fazlası da var ama “business” kullanıcıları söz konusu olduğunda şimdiye kadar durum bu kadar parlak değildi. Sürekli destek alabileceğiniz, kurumsal ve teknik mühendislik uygulamalarını çalıştırabileceğiniz ve başınız sıkışınca sağlayıcı firmayı arayıp sorununuzu çözdürebileceğiniz bir işletim sistemi “business” kullanıcılarının-daha doğrusu kurumsal ve büyük ölçekli firmaların- önceliği idi.Bunlar olmadan ağzınızla kuş tutsanız yaranamazsınız şu mendebur “kurumsal firmalara”..Dolayısıyla LenovoSLED birlikteliği kritik önemde bir adım…

IBM & Novell : Ne olacak şu WebSphere’in Hali

Novell firması SuSE’yi gözüne kestirdiğinde, büyük abisinden nakdi ve ayni yardım görmüştü hatırlayacağımız üzere. O sebeple Novell – IBM ilişkileri çok çarpıcı gelmiyor artık. Büyük abisi -big blue- şöyle yapalım diyor yapıyorlar. Böyle olsun diyor oluyor. RedHat’ın Jboss’u açık kaynak dünyasında yükselişine devam ederken IBM durur mu? Novell ile yaptıkları anlaşma gereği Novell SLES tarafında IBM WebSpehere App. Server Community Edition desteği de verecek. Hatırlatmakta fayda var: WAS CE açık kaynak kodlu bir uygulama tıpkı Jboss gibi..Bunun karşılığında Novell IBM satış ağından yine maksimum faydalanmaya devam edecek. Alan memnun veren memnun durumu…

Nokia Siemens Networks & Linux Foundations üyesi

6 Ağustos 2007 itibariyle Nokia Siemens Networks firması Linux Foundation’a üye oldu. NSN bu adım ile Linux Foundation‘a finansal ve teknik destek de sağlayacak. Böylece Carrier Grade Linux olayının da içine girecek. Telekom pazarında zaten belli alanlarda Linux işletim sistemini kullanan firma bundan sonrası içinde daha fazla Linux kullanacak. Bu umalım ki aynı zamanda GSM ve 3G için geliştirdiği aygıtların da yakın zamanda Linux kullanması anlamına gelsin. Telekom gibi rekabetçi bir pazarda gerek büyük sistemlerde gerekse gömülü sistemlerde “anlamsız şekilde” Windows kullanmak ve toplam maliyeti artırmak bunun yanında da yüksek bulunulurluğu sağlayamamak ” anlaşılır bir şey değildi zaten.

—–
Server Hoca’nın günlük girdisindeki videoyu izleyince biraz maziye gittim. Maziye götüren ise Ferha Şensoy’un “Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı” adlı oyunu idi. Bakkal Abla’sıyla, Şeref’iyle, Şükrü Bey’iyle 1998-99 sezonunda zevkle oynadığımız bir oyun idi :)

Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose

August 5th, 2007

Müzikten pek fazla anlamam. Ailenin en küçüğü olarak, herkes bir müzik aletini iyi derecede çalarken ben bu durumdan bir türlü nasiplenemedim (”Herkes bir şeyler oldu, ben olamadım Anne” ruh hali eşliğinde). Bir türlü olmadı.Vakti zamanında etraftakilere özenip birkaç şarkı söyleme girişimim de olmadı değil ama “Doğal ortama ve estetiğe zarar verdiğim” gerekçesiyle susturulmam çok da zaman almadı :) İlkokulun kahve rengi sıralarındayken (bkz : “Bu sıra düz mü? Evet öğretmenim“), müzik derslerinde bile öğretmen ve sıra arkadaşlarım en fazla 5-10 saniye tahammül edebiliyorlardı. Yetenek meselesi, olmayınca olmuyor. Ama nerede iyi bir müzik duysam zevkle dinlerim.

Edith Piaf’ta bunlardan biri. Fransa’nın ‘Kıta Avrupa’sına hediyesi. İnsanı derinden etkileyen sesi ile milyonları fethetmiş ‘kaldırım serçesi’. İşte bu ‘kaldırım serçe’ sinin biyografik filmini izleme fırsatını 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali (http://www.iksv.org/film/) sayesinde geçtiğimiz Nisan ayında yakalamıştım. Marion Cotillard‘ın Edit Piaf rolüyle boy gösterdiği (boy göstermek ne kelime harikalar yarattığı diyelim. hakkını verelim), Oliver Dahan‘ın yönetmen koltuğunda olduğu, ‘kendi alanında’ mükemmel diyebileceğimiz bir görsel ve işitsel ziyafet idi. Bu büyük sesin hayatını, inişiyle çıkışıyla, eğrisiyle ve doğrusuyla biz fani kullara kimileyin hüzünlenerek, kimileyin gülümseyerek ama görsel anlamda hep çıtanın üzerinde seyrederek, oyunculuk anlamında ise sınırların fersah fersah aşıldığı bir film gördük. Edith Piaf’ı gördük, elimizi uzatsak tutacaktık, haykırsak duyacaktı.Kulaklarımız pür dikkat kesilip bizden çoktan ayrılmıştı daha film başlar başlamaz.

Edith_Piaf

İki oyunucunun “oyunculuk” yeteneği bende farklı bir hayranlık uyandırmıştı şimdiye kadar. Bunlardan biri “As Good As It Gets” filmindeki Melvin rolüyle Jack Nicholson ise diğeri de “Dancer in the Dark” taki performansıyla Björk idi. Şimdi bunlara bir üçüncüsü eklendi. Edith Piaf rolüyle Marion Cotillard. Edith Piaf gibi bir rolü, gürünüm anlamındaki bir çok dezavantaja rağmen, hakkını vere vere, su gibi akarak oynuyordu. Oynamak denmez buna Marion rolü adeta yaşıyordu. Filmde sokakta, kaldırım kenarında arkadaşıyla şarkılar söylediği sahnedeki jestleri, mimikleri, ellerin çekinik, utangaç hali, az sonra o kendinden çok emin tavırları, gülümsemesi ile deyim yerindeyse tiyatrocu tabiriyle “döktürüyordu”. Edith Piaf’ın artık iyiden iyiye yaşlandığı sahnelerdeki performansı ise “işte, oyuncu” dedirtiyordu adeta.

Biz film gördük, Edith Piaf’ı gördük. Salon sessizleşti. Işıklar söndü. Sahne onundu.

Meraklısına :Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose” festivalden sonra şimdi de sinemalarda. 03.08.2007 itibariyle Türkiye’de gösterime girdi. Hani olur da “Edith Piaf dinlemek, ruhunuzla kanatlanmak” isterseniz kaçırmayın derim.

iyi pazarlar,

Sf.net : List of 2007 categories and finalists

August 1st, 2007

SourceForge proje sitesi “SourceForge.net Community Choice Awards” listesini açıklamış. Listeye bakınca yalnızca 5 tanesini bildiğimi/kullandığımı görünce biraz kötü hissettim. Kapalı kaynak kodlu yazılımlarla uğraşmaktan dolayı “özgür yazlımlara” gereken ilgiyi gösterememişim :)

List of 2007 categories and finalists:

Best project: 7-Zip

Best new project: eMule and Launchy

Best tool or utility for developers: TortoiseSVN

Best project for the enterprise: Firebird

Best project for gamers: ScummVM

Best project for multimedia: Audacity

Best project for communications: phpBB

Best user support: Firebird

Best technical design: 7-Zip

Most collaborative project: Azureus

Best tool or utility for SysAdmins: phpMyAdmin

 

Özgür Dünya ve Büyük Birader

July 17th, 2007

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzaklarda, çok uzaklarda bir ülke varmış. O ülkenin bir halkı, o halkın da bir kralı varmış.

Devir “özgür dünya” devriymiş, bu “özgür dünya” denen şey o kadar beğeniliyormuş, o kadar beğeniliyormuş ki her eve, her okula girmiş. Girmedik mekan, konuşulmadığı sohbet kalmamış. İnsanlar “özgür dünya” ile iletişim kurup, her işlerini “özgür dünya” ile yapar olmuşlar, yorulmadan her işlerini “özgür dünya” ile yapar, sevdiklerine onun sayesinde hemen ulaşırlarmış. Normal ortamlarda söyleyemedikleri, paylaşamadıkları fikirleri(ee kelle var işin ucunda), “özgür dünya” da paylaşırlarmış. Sohbet, değiş-tokuş (alışveriş henüz icat edilmemiş yazık onlara), eğitim derken onun varlığı her alanı etkilemiş. Bu “özgür dünya” denen şey aynı zamanda epey faydalıymış anlayacağınız.

Ama bu “Özgür Dünya” epey pahalıymışda. Hatta dünyadaki en pahalı “Özgür Dünya” imiş onlarınki. “Buna rağmen insanlar ne edip ne yapıp ediniyorlarmış bu “Özgür Dünyayı”. Çok, çok uzak diyarlarda bir deprem oluncada kesiliveriyormuş “Özgür Dünyaları”..

Bu kadarı insanları tatmin etmemiş olacak ki artık onu yanlarında, ceplerinin bir kösesinde ister olmuşlar. Onsuz gezmek ayıp, o olmadan yellenmek günah sayılmaya başlanmış. Pek tabi insanlar vefakar, kendilerine bu kadar faydalı olan “özgür dünya” yı tabiki sevecekler, tabiki yanlarında taşıyacaklar.

“Kral çıplak” demek isteyenler bile soluğu “özgür dünya” da alıyorlarmış.

Gel zaman git zaman, kral ve kraldan daha fazla kralcı olanlar bu “özgür dünya” nın “özgürlüğünden” pek hoşlaşmamışlar. Ama bunu doğrudan da yasaklamak istememişler, onlarda bu “özgür dünya” yı kendileri için kullanmaya karar vermişler.”Bu devirde kim çıkacak” davul çalıp da ‘eyyy ahaaalii, duyduk duymadık demeyin’ diye ramazan davulcusu edasıyla bağıracak. Gönder ahaliye bir ÖDM (özgür dünya mesajı) olsun bitsin. Zararlı işler yapanları kim ayaklarına kara sular ininceye kadar arayacak,’al kulun ÖDA sını (Özgür Dünya Adresi) bitsin’ diye düşünmüşler. Kral’ın hoşlanmadığı yazılar mı var, hiç sorun değilmiş. ÖDÖM (Özgür Dünyayı Özgürleştirme Merkezi) o yazıların yerine hemen Kral’ın bir fotoğrafını koyar, altına da yazarmış: “BÜYÜK KRALIN GÖZÜ SENDE” diye. (Yok yok George Orwell daha doğmamış, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ise henüz basılmamış o ülkede)

…..

http://kampanya.org.tr/sansur/
***

ODF versus OOXML (2)

July 16th, 2007

Kim demişse doğru demiş gerçekten; “Don’t let me down” şarkısını dinlerken bir şey okunmuyor, hasbelkader okunsa da bir şey anlamıyor insan okuduklarından. Hemen bu ikircikli duruma son verip kapattım müziği. Elim bile “emre itaatsizlik” yapmaya yeltendi de son anda kurtardım durumu. RSS beslemelerini okumaya devam. Son günlerin ”standartlar” dünyasında en hararetli konularının başında ODF-Open Document Format ile OOXML - Office Open XML doküman formatlarının “kapışması” var. Open Document Format bilindiği gibi ISO tarafından onaylanmış açık bir standart. (“Açık Standartlar” da ne ola ki diyenler şuradan : Açık Standart Nedir? Niçin Tercih Edilmeli ) Office Open XML ise henüz ISO onaylı bir standart olmayan ama ISO süreçlerinde halen değerlendirmesi devam eden ECMA onaylı bir doküman formatı.

Geçenlerde yine günlükte değindiğimiz, bazı kurumların ve özellikle de kamu kurumlarının (“standart ve genel kabul görmüş” formatlar konusunda hassas olan kurumların) sırayla ODF’den sonra OOXML formatını da “açık standart” olarak kabul edebileceklerini açıklamaları ODF ile OOXML arasındaki rekabeti iyice kızıştırdı. Gerek bilgi teknoloji süreçlerini basitleştirmek gerekse uyumluluk konusunda problem yaşamak istemeyen kurumlar ve organizasyonlar tercihlerini her ne kadar ODF’den kulanacaklarını açıklamış olsalarda eğer Microsoft firmasının OOXML formatı da ISO tarafından onaylacak olursa aynı alanda iki standart olacak ve yine her iki standartı desteklemek bir problem yaşatacak. (Office OpenXML neden ISO standardı olmamalı : http://www.hakanuygun.com/blog/?p=44 )

Microsoft firmasının doküman formatı konusunda son günlerde ODF’ye karşı kullandığı en güçlü argümanlardan biri de 324 sayfalık “Formula Definition” belgelerinin hazır olmasıydı. Çünkü ODF formatının “Formula Definition” belgesi henüz tamamlanmamış durumda. Buna dayanarak Microsoft firması kendi doküman formatının “açık bir standart” olduğunu, her türlü tanımlamanın ve özelliğin açık bir şekilde belgelendiğini iddia ederek ve geriye doğru uyumluluk konusunda “de facto” standart olmasının avantajını kullanarak “de jure” standart olmaya çalışıyor.

Fakat ufak bir problemi var galiba, çünkü iyi ay gibi kısa bir sürede hazırlamakla övündüğü bu “formula definition“ belgesi biraz (bilinçli veya bilinçsiz) yanlış bilgiler içeriyor. Eğer bu tanımlama belgelerine göre birseyler yaparsanız yandınız çünkü formüller sizi doğru sonuca götürmüyor.

http://www.openmalaysiablog.com/2007/07/mathematically-.html

Neyse söz konusu firma Microsoft olunca, bu gibi durumlar bizi şaşırtmıyor ama ”benim formatımda açık standard” dediği her cümlede insan kendini gülmekten alamıyor. Bundan olsa gerek ki OpenForum Europa adlı kuruluşta “önce bir açık standardın tam tanımını yapalım, öyle her önüne gelen -ben açık standardım- demesin” diyor. Haksız da sayılmazlar. OpenForum Europe adlı bu kuruluş geçenlerde “Dual Standards – More Choice or Less” isimli bir rapor yayınladı. Raporda özetle aynı alanda iki veya daha fazla standard olmasının rekabeti ve seçeneği arttırmayacağını, sektör ve son kullanıcı açısından bunun zararlı sonuçları olacağını gerekçeleriyle birlikte anlatıyorlar. “ODF varken OOXML’e ne hacet” diyorlar kısaca.

 

ODF versus OOXML

July 4th, 2007

Doküman formatları konusunda “Open Document Format – ODF” nin ISO standardı olarak kabul edilmesi doküman formatları konusunda özgür yazılım dünyası için, kapalı kaynak kodlu uygulama geliştiren firmalara karşı ve özgür yazılım dünyasının kendisi için büyük bir ilerlemeydi. ODF’yi destekleyen, dokümanları bu fotmatta kaydeden OpenOffice uygulaması içinde kamu ve/veya kurumsal kullanıcılara daha kolay ulaşabilmek anlamına geliyordu bu gelişme. Kamu ve kurumsal kullanıcılar için bunun ne anlama geldiğini kestirmek konusunda çok gecikmedi Microsoft firması. Tek format konusunda ODF’yi bir türlü kabullenmek istemeyen Microsoft, önce kendi doküman formatını geliştirdi ve ECMA standardı olarak tescil ettirdi ardından da bunun kabul görebilmesi için açık/kapalı bir hayli lobi çalışması yaptı. Ardından, daha önce yine günlükte haberini paylaştığımız Open XML Translator projesi…

ODF’nin ISO standardı olarak kabul edilmesi, ardından Belçika’nın ve ABD Massachusetts eyaletinin ODF yi standart format olarak kabul edip kullanacaklarını açıklaması açık standardları destekleyenler için güzel haberlerdi. Fakat henüz aradan bir yıl geçmemişken Massachusetts eyaleti Open XML’i de desteklediği ve destekleyeceği standartlar arasına almak niyetinde olduğunu duyurdu. Bu dönüşüm ile ilgili gerekçeler ve konuyla ilgili detaylar aşağıdaki bağlantılar takip edilebilir:

How a standard can kill a standard (OOXML versus ODF)
http://www.oreillynet.com/onlamp/blog/2007/07/how_a_standard_can_kill_a_stan.html

Massachusetts May Adopt OOXML - What Say You?
http://www.consortiuminfo.org/standardsblog/article.php?story=20070702101415578

Yazılara yapılan yorumlardan birini de aktaralım :)

OOXML is like VHS Videotape; ISO ODF XML is like DVD.
Indeed, a DVD player won’t play a videotape. But the future is with DVDs.

Meraklısına :

Comparison of OpenDocument and Office Open XML formats
http://en.wikipedia.org/wiki/Comparison_of_OpenDocument_and_Office_Open_XML_formats

*****

Markopaşa - “Ne Inkılapçılık”

May 18th, 2007

Günümüzü daha iyi anlayabilmek için bazen dönüp eskiye gözatmak, eski defterleri karıştırmak insanı ilginç şeylerle karşı karşıya bırakırken günümüze kadar çok fazla şeyin de değişmediğini görmek çok iyi olmuyor. Hani bilirsiniz, gazetelerin vs..”Tarihte Bugün” başlıklı köşeleri vardır. Zamanında epey gürültü koparmış olayları bir-iki satır ile anımsatırlar. Mesela 13 Mayıs tarihi:

1940: İngiltere Başbakanı olan Winston Churchill ünlü konuşmasını yaptı: “Size kan, ter ve gözyaşından başka vaat edecek bir şeyim yok.”

Bugün daha iyi durumda sayılırız. En azından George W. Buş “kan,ter ve gözyaşı” dışında başka vaatlerde de bulunuyor: Özgürlük! Neyse efendim işte bu satırların arasında bir satır özellikle dikkatimi çekti:

1949: Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı’na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı’na hakaretten yedi ay hapis cezasına çarptırıldı. Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı’na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.

Birazcık araştırdığımda Aziz Nesin için aynı konuda ve aynı dönemde İngiltere Kraliçesi (evet, evet geçenlerde George Buş’un “1776′dan beri aramızda” dediği II.Elizabeth’den bahsediyorum) de Aziz Nesin’e dava açmış. Ama Aziz Nesin _en azından II.Elizabeth’e hakaret hususunda_ suçsuz bulunmuş. Dava’ya konu olan yazılar’ı merak edenler aşağıdaki bağlantıdan devam edebilirler:

http://oykuleroykuculer.blogcu.com/403201/

Yukarıdaki yazılar “fırsat bulabildiği zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi” Markopaşa’da yayınlanan yazılar. Derken kendimi Markopaşa,Merhumpaşa ve Malumpaşa dergilerinin yazılarını okurken buldum. (Markopaşa,Merhumpaşa ve Malumpaşa olayı bile basının durumunu ne güzel özetliyor)..

“Memleketimin siyasi havası, yüksek tempolu bir tenis maçından farksız ya bugünlerde” diye düşünürken 1940′larda nasıl olduğunu az çok özetleyen Sabahattin Ali’nin “Ne Inkılapçılık” başlıklı yazısı gözüme ilişti. Katılırsınız katılmazsınız o ayrı konu ama en azından siyasi ortamı, anlayan için özetlediğini söyleyebiliriz. Aman günümüzle ilişkilendirmeyin yazıyı. Ne alakası var canım günümüzle!

****************
Ne Inkılapçılık

İlköğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitüleri’nde sahiden uyanık gençler yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Bir de baktık, bu kültür yuvaları, eski medreselere rahmet okutan bir yobazlık baskısı altına alınıyor.

Teknik öğretim davasıdır diye bir reklamdır alıp yürümüştü. Milyonlar harcandı. Binalar yükseldi, yığın yığın makinalar getirildi. Bir de baktık, bu iş de uyuyuverdi.

Klasiklerin tercümesine başlanmıştı. Bütün kültür seven yurttaşlar, hür ve namuslu fikir dünyasına açılan bir pencere gibi, bunlardan temiz ve canlandırıcı bir hava alacaklardı. Bir de baktık, bu iş de yarıda bırakılıverdi. Şimdi okuma yazma düşmanları, “ciddi ve ilmi” eserler tercüme ettireceklermiş.

Hele istiklal anlayışındaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başabaş ne vakar içinde konuşurduk. Şimdi yüzbinlik kukla devletleri etekliyoruz. Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle “münevver yobazı” yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki…

Ne Inkılapçı insanlar; milletçe yirmibeş senede aldığımız yolu, yirmibeş haftada nasıl da gerisingeriye gidiverdiler.

Sabahattin Ali
Markopaşa, 24 Şubat 1947

***************

1940′larda da farklı şeylerden bahsetmiyormuşuz anlaşılan!

Yazıyı alıntılamamın sebebi günümüzdeki bazı söylemleri desteklemek veya karşı çıkmaktan ziyade günümüzün ortamı ile 1940′ların ortamını gösterebilmekti. Yok hani başka şeyler aranmasın diye…