Başka Kentler – Balkanlar

September 3, 2011 | No comment »

“Bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur… Bu eseri tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı seninde yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma”  (“Puslu Kıtalar Atlası” / İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları)

-

-

Şili’li şair Pablo Neruda “elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen, / veya bir yabancı ile konuşmayanlar” ın yavaş yavaş yavaş öldüğünü söylüyordu “Yavaşça Ölür Onlar” adlı şiirinde. Değişime, maceraya, hayallerin peşinden gitmeye açık ve güçlü bir çağrı yaparak.. Bu çağrıya ve onun güçlü sesine kulak verip uyanlar olduğu gibi uyamayanlar da var, hayat herkese aynı cesareti vermiyor işte.  Ben uyamayanlardanım, artık sadece uyanlara özenmek ve özlemek ile yetinmek zorunda kalanlardan yani.

Ama ille de alıp başını gitmek de gerekmiyor. Sürekli olamasa bile en azından bir süreliğine “bir yabancı ile konuşmak”, “her gün aynı yolu yürümemek”, “ihtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınmamak” da mümkün.

Bir sırt çantası sadece eşyalarımızı değil, görmediklerimizi, bilmediklerimizi, ihtiraslarımızı ve tutkularımızı da taşır. Sırt çantamı alıp, tamamen rotasız bir gemi gibi çıktığım bir yolculuktayım şimdi. Balkanlardayım. Bir sonraki şehre veya kasabaya bazen tamamen tesadüf eseri, bazen de bir önceki geceki fiziki koşullara göre karar veriyorum. Yetişmem gereken bir uçak veya kaçırmamam gereken rezervasyonlar yok.

Saraybosna’dan Tiran’a, Tiran’dan Priştina’ya,  Split’ten, Karabağ’a plansız bir seyahat bu. Gezilen, görülen her şehirden gezi notları da alıyorum. Bu gezi notlarını veya yazılarını uygun vakit günlüğe yazacağım.

Şimdi bulunduğum Adriyatik kıyısındaki dalmaçya kentinden en büyük dalmaçya kenti olan Split’e yol alma vakti.

Başka kentler, başka yerler…

Hadi vira :)

-

Neşeli cumartesiler :)

-

“Başka denizler bulamazsın…”

August 27, 2011 | No comment »

-

Konstantinos Kavafis

Konstantinos Kavafis

Yunan şair kavafis ünlü “Kent” şiirinde insanın kendinden kaçamama ve kıstırılmışlık durumunu “yeni bir ülke bulamazsın,  başka denizler bulamazsın…” satırlarıyla dile getiririr. “Yeni bir ülke bulamazsın, arama; / nereye gitsen bu kent ardından gelecek senin” diyerek de  kaçamama duygusunu iyice pekiştirir. Garip olan ise böyle bir sözü okumak veya çağrıyı duymak bir taraftan da –insan doğası gereği- arayışı veya kaçışı tetikleyen, kişiyi kışkırtan bir seste barındırır içinde. Mesele, bu sese ne zaman ve nasıl yanıt vereceğinizde, vereceğimizde…

Yakın çevremdekiler, bilenler “yerleşik hayat” ile aslında çok da barışık olmadığımı, olamadığımı bilir. Gidilen yer ile dönülen yerin değişmezliği bir süre sonra sizi etkisi altına alır ve üzerinizde insanlığın varoluşundan beri hep aynı yerdeymişsiz, güvendeymişsiniz de ve eğer –es kaza- bu döngüyü kırarsanız da sanki herşey büyük bir altüst oluşu tetikleyip hayatınızı karartacakmış gibi bir hissiyat bırakır. Hep aynı yerde olmanın ve kendini güvende hissetmenin rahatlığı, bilinmezliğin ve sürekli değişimin cazibesini alt eder. Sonunda ve aslında hep çakılır kalırsınız, çakılıp kalırız. “yeni bir ülke bulamazsın / başka denizler bulamazsın…” sözü imkansızlığı anlatmıştır çünkü size, çünkü bize, yani hepimize.

Göçebeliğe özenirim ben. Herhangi bir yere ait olmamanın rahatlığı, herhangi bir şeyin size sahip olması sakatlığının önündeki barikattır çünkü. Düzenli yaşamın ayrıntılarında kaybolmamak, konforlu evlerinizde hapsolmamak, sanal dünyalarda yaşamamak, hayatın sunduklarını almak, sunmadıkları için de çabalamak. Her gün yeni bir bilinmezliği keşfetmek, her şeyin en ince ayrıntısına kadar planlandığı “planlı yaşam rehberlerinin” moda olduğu bir çağda “demode” yi tercih etmek. Rahatsız bünyelere en iyi ilaçtır göçebelik.

Çoğu göçebe yaşama özenen insan için gerek yaş, gerekse sosyal şartlar “o göçebe” yaşama devam etmeyi zorlaştırıyor. Kendi adıma göçebeliğe özendiğim / özlediğim anlarda “cesaret / esaret” denkleminde esaret ağır basıyor artık. Adına “düzenli hayat” dedikleri sinsi hastalık bünyelerimizi işgal mi ediyor yoksa?

Oysa, kot pantolonlarımızı üzerimize çekip, sırt çantalarımızı yüklenmemiz ve yola koyulmamız bu kadar zor olmamalıydı, bu kadar bağlanmamalıydık düzenli yaşamlarımıza.

Macar ulusal kahramanı Lajos Kossuth’un -o kadar uzak olmamasına ve çok bilinmesine rağmen- haritada yerini hiçbir zaman bulamadığını söylediği yerden ve daha başka yerlerden gezi yazıları ile haftaya devam edeceğiz günlük yazılarına ama öncesinde 3-4 günlük bir mola.

-

Neşeli bayramlar :)

-

İskender’in tadı

August 18, 2011 | No comment »

Son dönemin en popüler konularından biri Elif Şafak ve yeni romanı İskender.

-

-

Edebiyat ve magazin basınında tartışmalar genelde yüzeysel boyutta takılıp kalmış durumda. “Neden kapakta kendi resmi var?”, “Neden erkek kılığında” vs. gibi sorular romanın kendisinden ziyade dışsal öğelerle sınırlanan kısır tartışmayı tetikliyor.

Diğer bir konuda Elif Şafak’ı yazdığı metin üzerinden eleştirmek yerine kimlerin daha çok sevdiği veya okuduğu (ki “cemaat’ çiler tarafından sevilen bir yazar olduğu iddia ediliyor) üzerinden ideolojik bakış ile eleştirmek. İkisine de itirazım var. Son romanı İskender’i de –her ne kadar farklı görüşlerin ve fikirlerin insanı olsak da- yine ideoloji gözlüğünden bakmadan ve şekli klişelere takılmadan okudum.

Yüzeysellik sularına kapılmadan ve ideolojik önyargılar olmadan okuduğum bu roman hakkında ne demeli? Eleştirmen değilim, sadece meraklı bir okur olarak  bu roman bende nasıl bir izlenim bıraktı?

Elif Şafak “Bir Roman Yazmak” başlıklı bir yazısında şöyle diyor:

“roman üzerinden yazar ile okur arasında kurulan o yarı “sürreal” yarı “realiteyi sorgulamaya yönelten” bağ, aslında iki yalnız insanın kelimeler aracılığıyla ama tek kelime konuşmadan, paylaşarak ama yalnızlıklarını azaltmadan, yüreklerini açarak ama birbirlerini zerre kadar tanımadan geliştirdikleri özel bir sohbet biçimidir”

İskender romanını okuma sonrası kendi kendimize soracağımız ilk soruda tam bu noktada ortaya çıkıyor: bu yazar veya bu roman ile okur arasında “realiteyi sorgulamaya yönelten” bir bağ kuruldu mu? Okuru “Diyalektik bir sorgulamaya yönelten bir bağ” ve okuru “sorgulatmadan dosdoğru mesaj bombardımanına” tutan metin arasındaki derin uçurum İskender romanında neden fazlasıyla hissediliyor?

Bu sorunun bir çok cevabı var denilebilir. Çok farklı mekanlar, çok farklı konular ve çok farklı karakterleri aynı romanda ve asimetrik zaman çizelgesinde biraraya getirmek riskli bir iş. Yazara kurgusunu ve karakterlerini inanılmaz bir ince işçilikle yaratma sorumluluğunu yüklüyor. İyi bir yazar iyi bir aşçı gibidir. Maharet elindeki kısıtlı malzemeden lezzetli birşeyleri ortaya çıkarmaktır. Yok eğer yazar malzeme, konu, mekan ve karakter anlamında kendisine cömert davranıyorsa da bu cömertliğin hakkını teslim etmek zorunda.

Töre cinayetleri, Irkçılık, yabancı düşmanlığı, erkek egemen kültür, doğu-batı, aşk, sevgi, güneydoğu, istanbul, londra, abudabi, feminizm, punk, namus, toplum baskısı  vs vs. Elif Şafak romana o kadar şey sığıdırmaya çalışıyor ki, bu konulardan her biri biryerlerden “falso” veriyor. Bu konulardan hiçbirine derinlemesine giremiyor ve her biri romanda birer vitrin süsü hissi uyandırıyor maalesef. Ve her bir olay/olgunun anlatımı kilişelere teslim oluyor.

İskender romanında okuru sorgulatmaya itmeyen ve onun yerine kuru mesaj yağmuruna tutan, yani eksik olanda bu. Onca bolluğa rağmen, çölü andıran bir eksiklik kalıyor okurun dimağında. Karakterler ete kemiğe bürünemiyor. Bir karakteri bir karikatürden ayıran unsur; karikatürlerin durağanlığına / aynılığına / tek boyutluluğuna karşın “karakter” in değişmesi / dönüşmesi ve çok boyutlu olmasıdır. Şimdi soralım: Cemile, Pembe, Elias, Esma, Yunus, Kate, Adem vs. hangisine karakter derinliği verilebilmiş?

Karakter derinliği ve oturmuşluğu romanda eksik kalınca da yazarın düşünceleri / mesajları açık şekilde rahatsız edici ve didaktik boyut kazanıyor, zorlama hissini uyandırıyor.

Eğer romanda yazarın iletmek istediği mesajlar veya okurun sorgulamasını beklediği durumlar ince işçilik ürünü bir kurgu ile verilebilseydi (bu kadar bol malzeme varsa o kadar ince işçiliği beklemek de okurun hakkıdır) yani bu kadar mesaja gerek olmasaydı Elif Şafak’ın İskender romanı güzel bir tat bırakabilir, hem okur için akıcı olurken, hem de edebiyat için kalıcı olabilirdi.

-

Neşeli perşembeler :)
-