mukadderat

March 26, 2011 | No comment »

mukadderat sözlük anlamıyla yazgı demek. sözcükler ve kelimeler zihnimizde sözlük anlamlarıyla olduğu kadar kendi kişisel tarihimizdeki anlamlarıyla da varolurlar. ben “mukadderat” sözcüğünü hep ”ölüm” le bir tuttum. ne zaman “mukadderat” sözünü duyduysam, hemen ardından “ölüm” geliyor zihnimin düşünce dizgesinde. nerede “mukadderat” tan söz açıldıysa, orada bir “yokluk ve yoksunluk” hissettim hep.

“ölüm gidenler için değil kalanlar içindi”

“ölüm” ün gidenler için mi, yoksa kalanlar için mi olduğunu bilmiyorum, bildiğim; gidenler için “yokluğun”, kalanlar için de “yoksunluğun” mukadderat olduğu.

zamanın akışı yokluğun varlığına da, yoksunluğun ağırlığına da hep üstün geliyor.  ölüm, yaşamın bir parçası ve biz yaşama dair herşeye “alışıyoruz”. Hayatımızın kaydadeğer bir kısmında varolanın, bir daha hiçbir zaman hayatımızda olmayacağını bilmek…her yaşamın bir sonu, her ölümün de bir ağırlığı var, biliyoruz, ama ne kadar biliyor olsak da o sonu hemen kabullenemiyoruz.

“cesur yeni dünya” da bir sahnede aldous huxley, kuluçka ve şartlandırılma merkezinde yeni dünyanın çocuklarının ölümün doğallığına nasıl şartlandırıldığını anlatır, aynı anda da vahşi dünya’dan gelen Joe’nun, annesinin ölümüne nasıl üzüldüğünü ve isyan ettiğini de…

daha çocukluktan duymaya alıştığımız “ölüm”, gidenleri “yokluğa”, kalanları da yoksunluğa taşırken, o ‘gidenler’ ortak yaşamımızdan olmadığı sürece bizler de sanki “cesur yeni dünya” nın insanları / çocukları gibi doğal karşılarız ölümü fakat gidenler yakınlarımızdan olmaya başladıkça da her birimiz birer “Joe” oluveririz. bunu çok da garipsemiyorum, bir açıklaması vardır elbette.

-

bazı ölümlerin acısı hep yeni kalıyor…

bazı ölümlerin de acısı olmuyor işte…

iyisi mi “mukadderat” deyip çıkmak işin içinden!

-

-

sorular türlü çeşitli / cevapları yine öyle

January 31, 2011 | No comment »

Neden “Dublinliler”

bana sordular, ben de kendi kendime soruyorum okuyacak onca şey beklerken, tutup “dublinliler” i eline almak neden diye? (james joyce faktörünü saymazsak) bilmiyorum ama galiba, “gitmek” ve “kalmak” kavramları üzerine takıntım olmasından. (“ben her bahar aşık olmam / ama her bahar gitmek isterim / gittiğim olmadı hiç…” dizelerini çok sevmem de bundan galiba)

dublinliler (dubliners), bir kente şıkışmış kalmışların öyküsüdür. ya yeterli cesareti gösteremediğinden  ya da gitmek isteyip de gidemeyecek kadar “kök salmışların” yani sonunda gidemeyenlerin ve dublin’de kalan insanların öyküdür. İşte bundandır sevmem yani bir  gidememek / kalmak / sıkışmak ruh halinin öyküsü.

James Joyce

James Joyce - Portrait

james joyce bir mektubunda şöyle diyor:  “sevgili aşkım, dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. dışında olacağım günleri bekliyorum”. ve sonunda james joyce başka ülkelere gider. tıpkı irlanda’nın diğer çocukları gibi. mesela yakın arkadaşı samuel beckett gibi ya da bernard shaw gibi.

shaw kendisinin dublin’den ingiltere’ye gidişini zamanında şu sözlerle açıklamış: “ingilizler irlanda’yı fethetmişti. yapılacak tek şey gelip ingiltere’yi fethetmekti.”

samuel beckett ise gitmesine gider -paris’e yerleşir- ama kısa bir dönüş de yapar ülkesine 2. dünya savaşı sırasında ve şöyle açıklar gerekçesini : “france at war to ireland at peace”

sorular türlü çeşitli / cevapları yine öyle..

zaman algısının saniyelerle ifadesi, manevi algımızın hangi birimine denk düşer? bilgiye anında erişim, saniyede akan bilgi sayısının fazlalığı, hayatın her anını neredeyse online yaşamak, bu sürat çağında düşünme yetimize ne katar? bilginin akış hızı aldığımız onca bilgiyi işleyebilecek sınırları geçmeye başladıysa ne yapmalı? zihnimizin sınırları “gigabyte/gb” larca verinin saldırısı altındayken, kim telafi edecek bu tahribatı?

zaman birlikten kuvvet doğurma zamanı mı? yoksa, zaman bilgiden bilgelik oluşturma zamanı mı?

evet bu iş zor yonca, kafam da –görüldüğü gibi- karışık…

neşeli pazartesiler,

-

“Your Brain on the Internet”

January 26, 2011 | No comment »

You have to be somebody, before you can share yourself” Jaron Lanier

“140 karakter” (twitter) çağında blog yazılmaz, yazılsa da okunmaz. Okunsa da şanslıysanız bir iki satırı ya okunur ya okunmaz. İşte bu sebepledir ki ben diyeceğimi –ne olur olmaz diyerek- bir alıntı aracılığıyla ilk 68 karakterde dedim. Twitter nesli burada okumayı bırakıp başka bir gadget okumaya ya da başka mecralara akmaya başlayabilir, biz kalanlarla devam edelim.

-Dublinliler (James Joyce) ve Ses Sese Karşı (Aldous Huxley) okumalarına biraz ara verip 20.yy dan 21. yy kitaplarına (biraz araya çeşni olsun diye) zıplarken işte yukarıda alıntıladığım arkadaşın kitabına denk geliverdim: “You are not a Gadget”. Bilgi çağı ve onun insanları, internet, dijital devrim vs. İlginç bir kitap. Bu kitap hakkında ilk fırsatta birşeyler karalarız günlüğe. Ama zamanında bu kitaptan haberdar olmamı sağlayan New Yorker yazısından (This Is “Your Brain on the Internet” on the Internet) ilginç bulduğum kocaman bir alıntı yapıp, nokta koyalım:

Here is how to tell whether your brain is on the Internet:

  • Rather than daydreaming in your downtime, you hunt for the gadget in your pocket.
  • You can’t remember anything: networks of memory rely on periods of rest—sleep or awake downtime.
  • You’re unable to write, because to write something, Baker says, you have to feel like it’s the only thing in the world, that you’re isolated with it and in it.
  • Regular-size articles suddenly seem incredibly long, because you have click that little “next” button at the bottom of each page.
  • You’re spewing out garbage (“Garbage in, garbage out,” Lanier says).
  • You’re failing to create, even though you feel creative. This is because, Lanier says, people are trying to become more fully themselves, not simply “trying to create something.” And this can’t happen in the encapsulated world of the Internet. It’s like the closed system of the weather: you can get thunderstorms or hurricanes, but you won’t get a novel falling from the sky.
  • You feel very happy and excited because you’re running through books at the rate of fifty per minute on Google books.
  • You’re drowning in fragments of books, rather than reading the entire thing.
  • You’re writing better than you ever have, because you write more than you ever have and you have instant access to information.
  • You’re a college student, and thirty-eight per cent of the writing you do is outside of your schoolwork.
  • You’re making someone else very rich, and you don’t understand how.
  • You wonder where the time went.
  • Your face is in your iPhone instead of in the task at hand (driving, walking, thinking). If you do this most of your waking hours, your ability to concentrate is indeed a bit diminished.
  • You wonder, with Lanier, why we must choose between the mushy mob of the Internet vs. the clean world of Apple and the iPad, which is neat but “isolated for the elite—neither is acceptable.”
  • You crave the conversation about “Inception” more than the movie itself.
  • You quickly and anonymously dismiss something (in a comment) that was very hard to do. This is “hurtful,”
  • You’re reading this right now.

Boş zamanlarınızda -dijital olmayan- hayaller kurabildiğiniz günler dileğiyle..