Heliastes’ler ve Eşekarıları

June 22, 2011 | No comment »

Not: Bu yazıyı Kasım 2007 de yazmıştım.  Yaklaşık 4 yıl geçmiş üzerinden ama yaşananlar bize gösteriyor ki “hala olduğumuz yerdeyiz dostlar”.  Siyasallaşmış bir yargı kime hangi adaleti dağıtabilir ki?

————-

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Themis - Adalet Tanrıçası

Themis - Adalet Tanrıçası

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezaları da arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

***

“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”

***

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet / iktidar kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

 


* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

-

kelebekler erken ölür

June 13, 2011 | No comment »

o küçük, zarif ve narin omuzlarında hayatın bunca yükünü nasıl taşıdıklarına anlam veremezsiniz. hafif bir rüzgarda ya da ne bileyim belli belirsiz bir sarsıntıda savrulacaklarmış gibi hissedersiniz. o kadar narin, o kadar kırılgan ve o kadar da zariftirler.

kelebek

-

ipek böceği olarak girdiği ama zamanını beklemeden terk ettiği “koza” sına bir daha geri dönmeyip, bir çiçekten diğerine tedirgin ve telaşlı uçmaları sabırsızlıklarından veya “zamanlarının kısa oluşunu” bildiklerinden değildir. Bilmezler zamanı, sayacak günleri olmadığından belki de. Öylece yaşarlar, “koza” da geçen zamana inat, tedirgin ve telaşlı uçarlar hemencecik.

 

onlar kozasından erken çıkmış kelebeklerdir.

kelebekler erken ölür değil mi?

(neden) kelebekler erken ölür (ki) ?

-

 

Başka bir ülke elbet bulunur?

May 27, 2011 | No comment »

*Eski küçük not defterlerimi karıştırırken yarım yamalak tuttuğum ilk fırsatta temize çekeceğim ve devamını da yazacağım dediğim -ama o “ilk fırsatın” hala gelmediği (umarım önümüzdeki aylarda gelecek)- notlardan birini buraya koyayım da tamamını yazmak için bloga not düşmüş olalım.

uzak yer

-

Elli, bilemedin elli beş yaşlarında, saçları dökülmemiş ama içinde tek tük siyahlar kalmış, muntazam kesilmiş ama pek de uzun olmayan bıyıkları ağarmış, avurtları çökmüş bir adam. Kahverengi bir ceket ve son düğmesine kadar iliklenmiş gri çizgili bir gömlek var üzerinde. Öyle iri kıyım bir adam değil ama ufak tefek de değil. Direksiyonun başında bir gözüyle yola bakarken diğer gözüyle de bana bakıyor. Genişçe yüzünde, iki küçük çukur içinde iki simsiyah göz. Kimbilir neler gördü o gözlerle. Kendi kendime “her çizginin bir hikayesi vardır mutlaka” diyorum, onun yorgun yüzüne bakarken. Bir taraftan arabayı sürerken diğer taraftan anlatıyor.

Önce sakin sakin başladığı hikayesine, bazen öfkelenerek, bazen hüzünlenerek bazen de kızarak devam ediyor. Anlatacak çok şeyi olup elinde kısacık zamanı olanların veya anlatacak çok şeyi olup da onları anlatabileceği birileri olmayanların o bildik telaşıyla bazen kısacık bir cümleden uzun romanlara, bazen de uzun romanlardan kısacık cümlelere atlıyor. O anlattıkça anlıyorsunuz ki yüzündeki her çizginin bir öyküsü, o öyküde gizlenmiş bir dram ve o dramlarla yoğrulmuş ve harcanmış bir hayat var karşınızda. Anlatırken sadece bir tek kez güldü, o da uzun sürmedi, kısa tuttu bu mutluluk faslını kim bilir neden? Başka bir ülke elbet bulunur, bu hayat başka türlü de yaşanır diyerek çıktığı yolculuğunda adına hayat dedikleri şu garip süreç neler neler götürdü ondan, bir o bilir, bir de anlattıkları kadarıyla anlattığı kişiler…

Eglinton Avenue ile Hurontario Avenue’nün keşistiği noktaya yaklaşınca  derin bir iç çekip, “işte bizim hikayemizde böyle” dedi, ikinci kez gülümsedi. O yoluna devam ederken ben defterimi çıkarıp, hızlı hızlı aklımda kalan isimleri ve diğer anlattıklarını not ediyordum.

Toronto / Kanada, Mart 2010

-