Posts Tagged ‘lebanon’

beyrut – hep yıkılan şehir (2)

Wednesday, June 9th, 2010

“Batı Beyrut” filmi tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ortadoğu’nun hem hüzünlü, hem mizahi yönünü yansıtıp, iki çocuğun gözünden bir aileyi ve Beyrut’un acı hikayesini resmetmiş ve savaşın insanları ve bir şehri nasıl yıktığını özetleyivermişti. Beyrut’u görmek istediğim ilk andı.

Televizyon ekranlarında ve uluslararası siyaset arenasındaki Lübnan ve Beyrut haberlerini -2006 savaşı ve Hariri suikastlerini- saymazsak Lübnan ve Beyrut ile son kez Ece Temelkuran’ın Ocak 2010’da çıkan ilk romanı “Muz Sesleri”* nde tekrar karşılaştım. Burada konuyla ilgisiz olmakla beraber bu “roman” hakkında da kocaman bir parantez açmak istiyorum.

Ece, belki başarılı bir gazeteci, belki iyi köşe yazıları da yazıyor ve belki güzel araştırma kitaplarına da imza atıyor fakat tüm bunlar iyi bir roman yazmak için yeterli olmuyor maalesef. İlgi çekici bir şehir var, Beyrut, Oxford ve Istanbul üçgeni ve farklı kökenlerden karakterler arasında doğu / batı ayrımını işlemek, ortadoğu’ya dokunmak kolay olmuyor. Yer yer didaktizme kaçan noktalar, derinlikten yoksun kalmış, yoksun kaldığı için de oturmamış karakterler okuma sonrası “roman” tadı vermiyor / veremiyor. İyi niyetli bir çaba belki var ama roman yazmak başka bir şey ve maalesef iyi niyet yeterli olmuyor. Bu anlamda yer yer ilginç diyaloglar ve tasvirler ile alıntılık cümleler olsa da kitap “roman” olmasının hakkını verememiş. Burada parantezi kapatalım.

Muz Sesleri’nde iç savaşa dair kısa bir bölüm şöyledir:

O geldiğinde şehir çoktan ikiye bölünmüştü. Batı ve Doğu Beyrut olarak. Doğu Beyrut’ta hristiyanlar ve onların camdan dünyası, Batı Beyrut’ta, bizim topraklarımızda ise savaş vardı. Bir gün büyüdüğünde eğer bir dünya haritası ve onun üzerinde, Akdeniz kıyısında küçücük bir nokta olarak Beyrut’u görürsen bu küçücük toprağın nasıl ikiye bölündüğünü anlamayabilirsin. Önemli değil, bil ki zaten kimse tam olarak anlamadı olup bitenleri.

Beyrut anlaşılması imkansız görünen, alabildiğine ilginç ve alabildiğine karışık bir şehir oluvermişti gözümde. Farklı inançlardan ve alabildiğine farklı siyasi görüşlerden insanlar, tarihin en eski yerleşim coğrafyasına kurulmuş, Akdenizle kolkola olan bir şehir ve savaşın ve yıkımın tarihin hiçbir döneminde eksik olmadığı bir ülke.

Bu yazıda “Beyrut : Hep yıkılan şehir” başlığını kullandım ama Beyrut’un diğer adını da hemen belirtelim: “Asla ölmeyen şehir / The city that would never die”. “Hep yıkılan şehir” dedim çünkü Beyrut, 5000-6000 yıllık tarihi boyunca aşağı yukarı yedi defa büyük ölçekli yıkıma uğramış bir şehir. Bununla beraber “Asla ölmeyen şehir” diyorlar çünkü hep yıkılmasına rağmen her defasında kendi küllerinden yeniden doğmuş, yeniden ayağa kalkmasını bilmiş bir şehir Beyrut.

Camilerin, kiliselerle yanyana olduğu, ezan sesinin çan sesine karıştığı, Ümmü Gülsüm’ü de (Umm Kulthum), Feyruz’u da (Fairuz), Marie Kairouz’u da (Sister Marie Kairouz) aynı anda bağrına basabilen bir şehir.

Çok sesli bir koro, hep kavga edip sonunda hep barışan, her an ölümü yaşamış ama eğlenmeyi hiç unutmamış bir şehir Beyrut.

Devam edecek…


* Muz Sesleri, Ece Temelkuran, Everest Yayınları, Ocak 2010