Archive for the ‘yasam’ Category

frankofonlar, anglofonlar ve diğerleri

Monday, April 26th, 2010

toronto’lular kendi şehirlerini pek severler, laf ettirmezler. dünyanın belli başlı büyük / güzel şehirlerinden biri olduğunu iddia edecek kadar ileri giden kendini bilmezlerde yok değil. siz bu basit gerçeği bilmeden toronto hakkında olumsuz görüş beyan etme gafletinde bulunursanız da “like new york” kelimelerini defalarca duymanız işten değildir. şahsi kanaatimi sorarsanız (ny’yi hiç görmedim) şöyle derim :

ne alakası var efendim, ama bırakın çocuklar öyle bilsin, öyle mutlular nasılsa”…

kent dediğin bir kimliğe sahip olmalı, kendine has bir kokusu, kendine özgü bir rengi olmalı. tarihi olmalı, hem tarihi ile kolkola, hem de yeniliklere açık olmalı. peki bu kuzey amerika coğrafyasında “var mıdır böyle bir kent” sorusuna “evet” cevabını verebilmek için ille de montreal’i görmek gerekiyor.

toronto ne kadar düz bir coğrafya üzerine kuruluysa, montreal bir o kadar engebeli bir alan üzerine kurulu. toronto ne kadar kimliksiz ve kişiliksiz ise, montreal o kadar kimlik ve kişilik sahibi. toronto ne kadar griyse, montreal o kadar renkli. toronto ne kadar insanı boğuyorsa, montreal o kadar insanın içini açıyor. listeyi uzatmak elbette mümkün ama hani “birbirlerinin tam zıddı iki şehir” demek aslında yeterli. tarihi, kültürü, dili ve burada yaşayanların “yaşam”anlayışı ile montreal size kendisinin en azından “bir kent” olduğunu ve size vaat edecek güzellikleri olduğunu hatırlatıyor.

“eski montreal” bölgesi ile tarihi, ev sahipliği yaptığı festivalleri ile sanatı, sokak gösterileri ile canlılığı, kafeleri ve restoranları ile yaşamı bir arada sunabiliyor.

bu kente dair ilk izlenimim; montreal’de frankofonlar, anglofonlar ve diğerleri (allofonlar) bir kent yaratmış, kendine ait bir kimliği ve kişiliği olan bir kent…

montreal üstüne yazacağız daha…

neşeli haftalar…

iki ülke bir nehir

Monday, April 12th, 2010

Şehrin güzelliğinin pek bir önemi yok, bahar her şehre yakışıyor ve bu güzel havalar sadece orhan veli’yi değil, herkesi mahvediyor. Dışarıdaki arsız güneşin bu diyarlarda kolay bulunan türden olmadığını anlayabilecek kadar tanıdım bu diyarları. Güneş fikrini değiştirmeden yola çıkmak lazım ki, gökkuşağının suyla dansını kaçırmayalım. Çok uzun olmasada (yaklaşık 110 km) uzun sayılabilecek bir yol için gereken temel ihtiyaçların yani fotoğraf makinası ve müzik hazırlanmasını müteakip Niagara’ya doğru yola çıkılıyor.

Niagara şelalesi (aslında şelaleleri) Ontario gölü ile Erie gölünü birbirine bağlayan niagara nehri üzerinde bulunuyor ve bu nehir o bölgedeki Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada arasındaki sınırı oluşturuyor. Nehir üzerinde iki adet şelale var ve bunlardan biri Amerika tarafında diğeri ise Kanada tarafında. (Kanada tarafında olan büyük ve ihtişamlı, Amerika tarafında olan ise küçük, güdük bir şelale). Teknik bilgileri atlayalım, meraklısı için : http://en.wikipedia.org/wiki/Niagara_Falls

Şelaleleri tam cepheden gören yüksekçe bir alanda bilimum ünlü otellerin binaları ve casino var. Restoranlardan, şelale gezintilerine kadar her türlü olanak ve düzenleme yapılmış. Yani amiyane tabirle kaz gelecek yerden tavuğu esirgememiş kanadalılar. Ama şunu da eklemek gerek, manzayı gördükten gerekli aktivitelere (şelalenin arkasını görmek için tüneller var vs) katıldıktan sonra çok da yapacak birşey kalmıyor yani öyle aman aman büyük bir yer değil. En fazla bir veya iki gece kalınacak (çoğunluk günü birlik ziyaret ediyor) bir yer.

Doğa anlamında çok güzel bir yer, çok çok uzun bir şelale değil ve en sevdiğim şey -çoğu kişi gibi- gökkuşağı oldu. Ben şelalelerden ziyade toronto şehri ile niagara şehri arasındaki yolculuğu -her ne kadar üç-beş defa yanlış yollara saptıysam da- daha çok sevdim.