Archive for the ‘toplum’ Category

A requiem for the free press

Sunday, July 24th, 2011

Censorship

A free press can be good or bad, but, most certainly, without freedom a press will never be anything but bad.”  Albert Camus

If we don’t believe in freedom of expression for people we despise, we don’t believe in it at all.”  Noam Chomsky

Today is the day of celebration of commemorating act of civil disobedience carried out in the name of press freedom in 1908 in Turkey. But in recent years, too many things eroding free press have happened. 70+ journalists including investigative journalists Ahmet Şık and Nedim Şener have been in prison. (Ahmet Şık and Nedim Şener will have been in prison for 143 days).

Also, Turkey ranked 138 in Reporters Without Borders’ 2010 Annual Worldwide Press Freedom Index (http://en.rsf.org/press-freedom-index-2010,1034.html)

So, today is not the day of a celebration of the free press but day of a requiem for the free press.

-

 

Heliastes’ler ve Eşekarıları

Wednesday, June 22nd, 2011

Not: Bu yazıyı Kasım 2007 de yazmıştım.  Yaklaşık 4 yıl geçmiş üzerinden ama yaşananlar bize gösteriyor ki “hala olduğumuz yerdeyiz dostlar”.  Siyasallaşmış bir yargı kime hangi adaleti dağıtabilir ki?

————-

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Themis - Adalet Tanrıçası

Themis - Adalet Tanrıçası

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezaları da arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

***

“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”

***

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet / iktidar kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

 


* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

-

Gidenler ve Kalanlar – Kaybın Türküsü

Monday, September 13th, 2010
Bernard Shaw

Bernard Shaw

İrlandalı yazar Bernard Shaw kendisinin Dublin’den İngiltere’ye gidişini zamanında şu sözlerle açıklamış: “İngilizler İrlanda’yı fethetmişti. Yapılacak tek şey gelip İngiltere’yi fethetmekti.” Ve dediğini de yaptı. Bir göçmen olarak geldiği İngiltere’yi hem fethedip hem de kendini hiçbir zaman İngiliz olarak görmedi, görmek de istemedi. Şüphesiz bunda doğu’dan batıya değil de batının kendi içine göç etmesinin de payı vardı. Kim bilir…

Bernard Shaw’a dair bu kısa anekdotun aklıma gelmesi ise bir başka romandan kaynaklı. İngiliz sömürgesi Hindistan’dan kalkıp İngiltere okumaya giden, gider gitmez de göçmenlik kavramının acı yüzüyle tanışan, sömürge kültürünün ve sömürülen bir ülkenin insanı olarak onlara benzemek isteyen, benzeyemedikçe de kendine ve kendi toplumuna yabancılaşan ve sonunda da ne onlardan olabilen ne de kendi kalabilen bir yargıç, yargıcın aşcısı, torunu ve diğerlerinin öyküsü.

Kaybın Türküsü

-

Sözünü ettiğim öykü Hintli yazar Kiran Desai‘nin 2006 yılında yayınladığı -ve 2006 Man Booker ödülünü alan- ama dilimize yeni çevrilen ve 7 Eylül 2010 da Can Yayınları’ndan çıkan ikinci romanı “The Inheretance of Loss”* (türkçeye çevrilmiş adıyla “Kaybın Türküsü”). Himalayalardaki bir dağın eteğinde kurulu bir kasabada, sömürge kültürü, küreselleşme, çok kültürlülük, göçmenlik ve eşitsizlik gibi çağımızın temel sorunlarına, fonda Hindistan’ın etnopolitik olayları, köhne bir malikane merkezinde geçen bir aile öyküsüyle değiniyor.

Romanın Can Yayınları’ndan resmi tanıtım yazısı ise şöyle:

Himalayalarda, Kançencunga Dağının eteğinde, eski bir düzenden kalma ve o eski düzen gibi köhnemiş bir ev. Hindistanın sömürge olduğu dönemde büyük adam olsun diye inanılmaz özverilerle İngilterede okutulan ve artık emekliliğini huzur içinde yaşamayı umut eden bir yargıç, yargıcın güzel torunu, evin aşçısı, bağımsızlığın ayrılıkçılarca tehdit edildiği yeni düzende çok para kazansın diye gene büyük zorluklarla Amerikaya gönderilen aşçının oğlu… Onların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini, umutları ve umutsuzlukları, sevgiyi ve karamsarlıkları anlatıyor roman. Sömürgecilik anlayışının modern dünyayla çatışmasından doğan sonuçları görkemli bir anlatımla yansıtan Kiran Desai’nin ustalıkla betimlediği karakterler, çeşitli yol ayrımlarında tekrar tekrar sınanıyor. Dünyanın bu köşesinin, bütün zamanlara ve hep insanlara özgü hüzünlerin ve sevinçlerin öyküsü….

The Inheritance of Loss

-

Kiran Desai romanda göçmenlikten küreselleşmeye, eşitsizlikten sömürgeye, aşktan politikaya bir çok konuyu işliyor. Birçok konunun işlenmesinden dolayı da tüm bu kavramların politik zeminlerine değin(e)meden ama toptan da es geçmeden anlatıyor. Bazı karakterler için daha detaylı bir çalışma ve örgü kurabilecekken derine inmeden yüzeylerde dolaşıyor.  Ama yazarın yakaladığı nokta güzel, özellikle yargıç karakterinde ifadesini bulan sömürenin sömürülen üzerinde kurduğu manevi tahakküm ve bu tahakkümün sonucu olarak, sömürülenin “kendi varlığını, kendi kültürünü ve kendi toplumunu başka ülkelerin -batılı sömürge ülkelerinin- gözleriyle değerlendirmeye ve onlar gibi olmaya çalışması; Ten renginden utanıp pudra kullanmak, gülünce diş etlerini sürekli gizlemek zorunda hissetmek vs. Ve tüm bunların sonunda, kendine de toplumuna da yabancılaşmış garip bir canlı olmak.

Bu yabancılaşmanın dışında göçmenlik konusunun diğer boyutu romanda başarılı bir şekilde karşılık bulmuş. Göçmen olarak bir yerlere kapak atmak zorunda kalanların, “kapak atmaya” çalışanların, gidenlere hayranlık duyanların ve toplumsal düzlemde bu hayranlığın gerçek öykülerin yerini alması ve kimsenin de bu sahte oyunu bozmak istememesi.

Kiran Desai

Kiran Desai

Kiran Desai, göçmenlik konusunda verdiği bir röportajda, göçmenlerin ilk olarak “masumiyetlerini kaybettiğini” söylüyor.  Aynı fikirde değilim; onlar ilk olarak umutlarını kaybediyor, umudunu kaybeden herkes gibi “umut kaybı” onları “masumiyet kaybına” götürüyor.

Göçmenlik, küresel cangıl, çok-kültürlülük, eşitsizlik, sömürge ve diğerleri. Asri zamanların tüm bu sorunlarıyla oluşmuş ve yine çağımızın temel sorunlarının biçimlendirdiği, birbirine bağlı hayat kesitlerinin anlatıldığı “The Inheritance of Loss“, aslında, bir yönüyle ne deniz olabilenlerin ne de nehir kalabilenlerin öyküsüyken, diğer yönüyle de  ne deniz yapılanların ne de nehir bırakılanların öyküsü.


*The Inheritance of Loss / Kaybın Türküsü – Kiran Desai
Can Yayınları
Çeviren: Suat Ertüzün
Yayın tarihi: 7 Eylül 2010

-