Archive for the ‘politika’ Category

19 Ocak 2007 – 19 Ocak 2008 Bir Cinayetin Ardından

Friday, January 18th, 2008

Şehrin en işlek caddelerinde birinde o gün olacaklar aslında bir süre sonra neler olacağının da ipuçlarını veriyordu. Bu bir son değildi, bir başlangıçtı aslında. Zamana yayılmış bir planın uygulamaya geçirilmesi için uygun ortamın yaratılması gerekiyordu. “Psikolojik harekat” denilen o dahiyane buluş birileri sayesinde yine karşımızdaydı tüm endamıyla. “Sebat” apartmanının önünde toplanmış “sebat” ediyorlardı : “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye. Bu yetmemiş olacak ki tüm basının karşısında şu sözleri söylüyorlardı: “bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir “.

Şehrin en işlek caddelerinden biriydi. Tüm basın oradaydı…Ama…

Tüm basın oradaydı ama tek bir satır yoktu bu olay hakkında o güne dair gazetelerde, radyolarda. Mezhebi geniş olanlar anlaşılan “es” geçmişti bu haberi. Sorumlu gazetecilik en son sıradaydı anlaşılan vicdan listelerinde. Kalemler susmuş, kulaklar tıkanmış, yüzler başka yöne çevrilmişti…

Görünen köy klavuz istemiyordu ve hiç bir şey tesadüf değildi bu topraklarda. 2006 yılının başlarından itibaren bilinçli bir şekilde yükseltilen “milliyetçi dalga” önüne geleni ezip geçecekti. Farklı olan herşeye “düşmanca davranma” adettendi buralarda.

Şiddeti bir ifade biçimi olarak benimsemiş kitleler, “farklı” bir düşünceye karşı bilindik tepkilerini veriyorlardı. Fikre fikir ile karşılık vermeyi öğrenemedik bu topraklarda..

Önce tehditler geldi. “ya sevilecekti vatan ya terk edilecekti”. Vatanseviciler böyle buyurmuştu. Herşeyi “siyah-beyaz” bağlamında gören, “griye” yabancı bir topluluktan başka şey beklenmiyordu bu topraklarda.

Sonra mahkemeler başladı. “Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon 301″ nidaları arasında ilkokul mezunu her vatan evladının okuyup anlayacağı bir yazıyı okumayı becer(e)mediler. Bilirkişinin “suç unsuru yoktur” raporuna rağmen “suç unsuru” buldular, hedef yaptılar onu. Doğru ya.. Sahnede senaryo değiştirilmez, bilirkişi raporları da kaale alınmazdı bu topraklarda.

Sonra…Artık vakit gelmişti. Senaryo yabancı değildi bizlere. Daha önce de izlemiştik biz bu sahneleri. 17′lik bir delikanlı Anadolu’dan bulunacak, eline silah verilecek ve vatan için “öldür” denilecekti. (Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine) Ardından ondan bir kahraman yaratılacaktı ki ilerde yeni görevleri yerine getirmeye hazır birileri daima bulunulabilsin.

Bugün 19 Ocak 2008. Tam bir yıl geçti. Hergün yeni bir “ihmal” belgesiyle karşılaştık. Hergün daha derin “birşeylerin” olduğu gün yüzüne çıktı. Yama tutmaz bir hale geldi olay. Gizli bir el, bir yamayı kapatmaya çalıştıkça başka yamalar patladı dört bir yandan.

Şimdi aydınlık bir ülke hayalinin peşinden gitme zamanıdır. Şimdi adalet isteme zamanıdır. Şimdi hayatları hoyrat eller tarafından alınmış insanlar için sessiz bir yürüyüş zamanıdır. Şimdi barbarlara “dur” deme zamanıdır…

Adalet için….

Erhan Ekici

Heliastes’ler ve Eşekarıları

Friday, November 30th, 2007

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezalarıda arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

—————————–
“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”
—————————–

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

iyi hafta sonları,
Erhan Ekici

Barbar Akınları ya da Barbarların İstilası

Wednesday, November 7th, 2007

Olaylara hangi açıdan baktığınız birazdan söyleyeceğiniz her sözün, kullanacağınız her kelimenin ya da varacağınız her yargının da aslında o açının birer izdüşümü, o açının birer ifadesi olması sonucunu getirir. Olaylara bakılan pencerenin hangi alt bileşenleri gördüğünü veya herhangi bir yazıda kullanılan kelimelerin aslında neyi anlatmadığını anlamak işte o bakılan açıya bağlıdır. Kimileri kendi açılarından baktığında gördükleri resmin büyüsünden hayranlık nöbetlerine tutulurken kimisi aynı resimden iğrenebilir. Ya da kimisi resmin tümüne baktığını sanırken aslında hiçbir şey görmeyebilir.

Siz çırpınıp dururken anlatabilmek için en basit, en insani, en temel ve en masum şeyleri, başka yerlerde başka biçimlerde başka şekillerde başka birileri tarafından anlatılıverilir bazı şeyler. Kutsal kavramlar, kutsal menfaatler uğruna, kutsal kelimeler eşliğinde, kutsanırcasına söyleniverir toplumun ve insanların yüzüne. Bakış açısına göre bazen en ilkel duygu, en ilkel kavram beliriverir karşınızda en kutsal kıyafetlerini giymiş ve dahi süslenmiş olarak. Her nasılsa tersler düz, düzler ters olmuştur ya da hiçbir şey olmamıştır da yalnızca sizinki yerinde dururken herkesin penceresi bir an ters dönmüştür siz fark etmeden.

Kelimeler ve kavramlar kendi anlamlarını terk etmeye, yeni anlamlar giyinmeye başlamışsa ya da herkes ama herkes aynı şarkının hep aynı nakaratlarını hep aynı tonla mırıldanmaya başlamışsa ya da kalabalıklar artık konuşmamaya ve de manşetler kan kokmaya başlamışsa insanlık öksüz ve yetim kalmış demektir. Yetim insanlık öksüzlüğünü yaşarken siz de artık öksüz ve dahi yetim hissedersiniz kendinizi, kendi başınıza yaşarsınız yetimliğinizi.

Sınırın öte yanından barbarlar gelir. Barbarlar işgal etmez, barbarlar istila ederler. Sonra gerisin geri giderler. Gencecik fidanlardır kırılan barbarların istilasında. Geride kalan ağlayan analardır fidanlarının ardından, barbarların istilası sonrası…

Barbarlar sadece orada mı? Ya içimizdeki barbarlar? Manşetler niye kan kokuyor?

Bu arada “Barbar akınlarından beri bu yollarda gördüğüm en asil atlısın(*)” Aysel.(Aysel kim?).

————-
(*) TDK. Güncel Türkçe Sözlük : Barbar kelimesi için örnek kullanım, Y.K Beyatlı

Bir Gazetecinin Önlenebilir Ölümü Üzerine

Monday, September 17th, 2007

Sağ ayağındaki altı yırtık ayakkabısıyla merdivenleri her zamanki gibi birerli ikişerli iniyordu. Apartman kapısından çıkmasıyla on metre uzaktaki bankaya ulaşması arasında sadece ve sadece otuz saniye vardı. Işte ne olduysa o otuz saniyede oldu. Üç kurşun sesi yankılandı sokakta, cansız bir beden yere yığıldı. Koca ve işlek bir caddenin ortasında herkesin bakışları altında, göz göre göre ensesinden kurşunlanarak bedeni ruhundan ayrıldı. Ne o katilinin yüzünü görebildi o son anda ne de katil onun yüzünü. Eğer görebilseydi o an -az sonra canını alacak olan katilin- yüzünü nasıl bakardı ne söylerdi acaba? Kurban ve katil, kısa çok kısa bir an göz gözeler ve ikisi de az sonra olacakları biliyorlar… Katil muhtemelen ne yaptığının farkında değil, öfke ve belki de garip bir mutlulukla bakıyor olacak, o sadece beyni insanlığa aykırı -ve giderek yayılan- fikirlerle yıkanmış bir çocuk sadece. Peki ya kurban o nasıl bakar ne hissederdi? Cevap vermesi, tarif etmesi çok zor ama eminim çocuğa değil, onu eline silah alıp bir can alacak kadar canileştiren “kültüre ve topluma” bir çift lafı olacaktı belki de. Katil’de hepimiz gibi bu dünyanın en saf en masum varlığı -bir bebek- olarak bu dünyaya gelmiş ve biz -çok değil- on,onbeş yılda masum bir bebekten bir katil yaratmıştık.

Sosyologlar ve psikologlar olayların sonuçlarından ziyade kişi veya toplumu o sonuca götüren toplumsal veya kişisel süreçlerde ararlar aradıklarını. Çünkü bilirler ki neden-sonuç ilişkisi o süreçte gizlidir. Ve o süreci incelemeksizin varılacak her teşhis biraz eksik olacaktır ve bilirler ki o hastalıklı süreci tedavi etmemek yeni hastalıklara davetiye çıkaracaktır. Biz nasıl bir toplumuz ki on-onbeş yılda dünyanın en saf varlığından ,bir bebekten, bir katil yaratabiliyoruz? Bu sorunun cevabını çok farklı yerlerde aramaya da gerek yok aslında. Linç kültürü, fikre fikir ile karşılık vermeyi bilmeme, at-avrat-silah şiarıyla yetişme, hoşgörüyü sadece kendisine karşı gösterilmesi gereken bir olgu olarak anlama vs. Yaşamı bir savaş alanı, farklı fikirleri tehdit ve farklı insanları düşman olarak gördüğümüz sürece birşeyler hiç değişmeyecek. Biz bu topraklarda her daim birilerini öldüreceğiz ve her daim haykıracağız : “ya sev ya terk et” diye…

Dünyanın hiçbir yerinde aşırı milliyetçilik kendi kendine yükselmez. Birilerinin fitili ateşlemesi lazımdır. Düşman yaratmanız, o düşmanla mücadele etmeniz, bu savaşta destekçi yetiştirmeniz gerekir. İşte bir çocuktan katil yaratmak bu sürecin bir parçasıdır. Katili “kahraman”, cinayeti “erdem”, fikrini beğenmedi diye adam öldürmeyi “vatanseverlik” diye göstereceksiniz ki yeni çocuk katilleriniz sizin gibi olmak, abileri gibi olup eline silah alıp kahraman olmak istesin. Resimler çekeceksiniz kahramanınızla, aynı fotoğraf karesinde olmak için can atacaksınız ve ardından yeni katillerinizin kulaklarına fısıldayacaksınız : “arkanızdayız çocuklar” diye…

‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’ diye türküler besteleyeceksiniz çocuk katiliniz için. Bir çocuktan katil yaratmak yetmez bize, yüzlerce binlerce katil lazım bize. Aferim İsmail Türüt’e, aferim canını aldıkları yetmezmiş gibi onun bedenini de kullanarak klip yapan arkadaşlara, aferim bize, aferim Türk toplumuna. Türküler besteleyelim, fotoğraflar çektirelim, methiyeler düzelim çocuk katillerimize pardon çocuk kahramanlarımıza yeter ki onlar fedakarlık yapma vakti geldiğinde vazifelerini yapsınlar.

Nerede farklı bir ses yükselse orada olalım, nerede beğenmediğimiz insanlar varsa oraya gidelim, nerede TCK 301. madde ile ilgili dava varsa o mahkeme salonunu dolduralım ve -utanmadan insanlığımızdan- çığırıp türkümüzü haykıralım hep beraber en önde İsmail Türüt ile : ‘Vatan satsa bir kişi anında biter işi’.

Utanıyorum insanlığımızdan, utanıyorum…

iyi pazartesiler,
Erhan Ekici

——-

Katile bir de türkü yakıldı, klip yapıldı
http://www.ntvmsnbc.com/news/420067.asp
16 Eylül 2007, Pazar

Özgür Dünya ve Büyük Birader

Tuesday, July 17th, 2007

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzaklarda, çok uzaklarda bir ülke varmış. O ülkenin bir halkı, o halkın da bir kralı varmış.

Devir “özgür dünya” devriymiş, bu “özgür dünya” denen şey o kadar beğeniliyormuş, o kadar beğeniliyormuş ki her eve, her okula girmiş. Girmedik mekan, konuşulmadığı sohbet kalmamış. İnsanlar “özgür dünya” ile iletişim kurup, her işlerini “özgür dünya” ile yapar olmuşlar, yorulmadan her işlerini “özgür dünya” ile yapar, sevdiklerine onun sayesinde hemen ulaşırlarmış. Normal ortamlarda söyleyemedikleri, paylaşamadıkları fikirleri(ee kelle var işin ucunda), “özgür dünya” da paylaşırlarmış. Sohbet, değiş-tokuş (alışveriş henüz icat edilmemiş yazık onlara), eğitim derken onun varlığı her alanı etkilemiş. Bu “özgür dünya” denen şey aynı zamanda epey faydalıymış anlayacağınız.

Ama bu “Özgür Dünya” epey pahalıymışda. Hatta dünyadaki en pahalı “Özgür Dünya” imiş onlarınki. “Buna rağmen insanlar ne edip ne yapıp ediniyorlarmış bu “Özgür Dünyayı”. Çok, çok uzak diyarlarda bir deprem oluncada kesiliveriyormuş “Özgür Dünyaları”..

Bu kadarı insanları tatmin etmemiş olacak ki artık onu yanlarında, ceplerinin bir kösesinde ister olmuşlar. Onsuz gezmek ayıp, o olmadan yellenmek günah sayılmaya başlanmış. Pek tabi insanlar vefakar, kendilerine bu kadar faydalı olan “özgür dünya” yı tabiki sevecekler, tabiki yanlarında taşıyacaklar.

“Kral çıplak” demek isteyenler bile soluğu “özgür dünya” da alıyorlarmış.

Gel zaman git zaman, kral ve kraldan daha fazla kralcı olanlar bu “özgür dünya” nın “özgürlüğünden” pek hoşlaşmamışlar. Ama bunu doğrudan da yasaklamak istememişler, onlarda bu “özgür dünya” yı kendileri için kullanmaya karar vermişler.”Bu devirde kim çıkacak” davul çalıp da ‘eyyy ahaaalii, duyduk duymadık demeyin’ diye ramazan davulcusu edasıyla bağıracak. Gönder ahaliye bir ÖDM (özgür dünya mesajı) olsun bitsin. Zararlı işler yapanları kim ayaklarına kara sular ininceye kadar arayacak,’al kulun ÖDA sını (Özgür Dünya Adresi) bitsin’ diye düşünmüşler. Kral’ın hoşlanmadığı yazılar mı var, hiç sorun değilmiş. ÖDÖM (Özgür Dünyayı Özgürleştirme Merkezi) o yazıların yerine hemen Kral’ın bir fotoğrafını koyar, altına da yazarmış: “BÜYÜK KRALIN GÖZÜ SENDE” diye. (Yok yok George Orwell daha doğmamış, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ise henüz basılmamış o ülkede)

…..

http://kampanya.org.tr/sansur/
***

Markopaşa - “Ne Inkılapçılık”

Friday, May 18th, 2007

Günümüzü daha iyi anlayabilmek için bazen dönüp eskiye gözatmak, eski defterleri karıştırmak insanı ilginç şeylerle karşı karşıya bırakırken günümüze kadar çok fazla şeyin de değişmediğini görmek çok iyi olmuyor. Hani bilirsiniz, gazetelerin vs..”Tarihte Bugün” başlıklı köşeleri vardır. Zamanında epey gürültü koparmış olayları bir-iki satır ile anımsatırlar. Mesela 13 Mayıs tarihi:

1940: İngiltere Başbakanı olan Winston Churchill ünlü konuşmasını yaptı: “Size kan, ter ve gözyaşından başka vaat edecek bir şeyim yok.”

Bugün daha iyi durumda sayılırız. En azından George W. Buş “kan,ter ve gözyaşı” dışında başka vaatlerde de bulunuyor: Özgürlük! Neyse efendim işte bu satırların arasında bir satır özellikle dikkatimi çekti:

1949: Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı’na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı’na hakaretten yedi ay hapis cezasına çarptırıldı. Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı’na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.

Birazcık araştırdığımda Aziz Nesin için aynı konuda ve aynı dönemde İngiltere Kraliçesi (evet, evet geçenlerde George Buş’un “1776′dan beri aramızda” dediği II.Elizabeth’den bahsediyorum) de Aziz Nesin’e dava açmış. Ama Aziz Nesin _en azından II.Elizabeth’e hakaret hususunda_ suçsuz bulunmuş. Dava’ya konu olan yazılar’ı merak edenler aşağıdaki bağlantıdan devam edebilirler:

http://oykuleroykuculer.blogcu.com/403201/

Yukarıdaki yazılar “fırsat bulabildiği zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi” Markopaşa’da yayınlanan yazılar. Derken kendimi Markopaşa,Merhumpaşa ve Malumpaşa dergilerinin yazılarını okurken buldum. (Markopaşa,Merhumpaşa ve Malumpaşa olayı bile basının durumunu ne güzel özetliyor)..

“Memleketimin siyasi havası, yüksek tempolu bir tenis maçından farksız ya bugünlerde” diye düşünürken 1940′larda nasıl olduğunu az çok özetleyen Sabahattin Ali’nin “Ne Inkılapçılık” başlıklı yazısı gözüme ilişti. Katılırsınız katılmazsınız o ayrı konu ama en azından siyasi ortamı, anlayan için özetlediğini söyleyebiliriz. Aman günümüzle ilişkilendirmeyin yazıyı. Ne alakası var canım günümüzle!

****************
Ne Inkılapçılık

İlköğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitüleri’nde sahiden uyanık gençler yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Bir de baktık, bu kültür yuvaları, eski medreselere rahmet okutan bir yobazlık baskısı altına alınıyor.

Teknik öğretim davasıdır diye bir reklamdır alıp yürümüştü. Milyonlar harcandı. Binalar yükseldi, yığın yığın makinalar getirildi. Bir de baktık, bu iş de uyuyuverdi.

Klasiklerin tercümesine başlanmıştı. Bütün kültür seven yurttaşlar, hür ve namuslu fikir dünyasına açılan bir pencere gibi, bunlardan temiz ve canlandırıcı bir hava alacaklardı. Bir de baktık, bu iş de yarıda bırakılıverdi. Şimdi okuma yazma düşmanları, “ciddi ve ilmi” eserler tercüme ettireceklermiş.

Hele istiklal anlayışındaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başabaş ne vakar içinde konuşurduk. Şimdi yüzbinlik kukla devletleri etekliyoruz. Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle “münevver yobazı” yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki…

Ne Inkılapçı insanlar; milletçe yirmibeş senede aldığımız yolu, yirmibeş haftada nasıl da gerisingeriye gidiverdiler.

Sabahattin Ali
Markopaşa, 24 Şubat 1947

***************

1940′larda da farklı şeylerden bahsetmiyormuşuz anlaşılan!

Yazıyı alıntılamamın sebebi günümüzdeki bazı söylemleri desteklemek veya karşı çıkmaktan ziyade günümüzün ortamı ile 1940′ların ortamını gösterebilmekti. Yok hani başka şeyler aranmasın diye…

Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon 301 lütfen

Sunday, October 15th, 2006

Son zamanlarda ,açık ya da kapalı şekilde, milliyetçilerle dalga geçmenin genellikle ne uygun ne de tekin olduğu söyleniyor. Geniş düşünce ufuklarına sahip görünen insanların bile bu noktada duyarlılık katsayılarının logaritmik olarak arttığını görmek için kahin olmak da gerekmiyor üstelik. Gerek sosyal alanda gerekse politik alanda makul söylemlerin yerinin hızla daha milliyetçi söylemlerle değiştirildiği bu sürecin fitilinin ateşlenmesi için gerekçe bulmakda çok zorlanmıyor demokrasi oyununun sahne arkası figürleri. Defalarca sahneledikleri oyunu iyi ezberlemişler. Rol değişimleri, tempoyu yükseltmeler belli ki çalışılmış üzerinde. Her daim sahneye çıkacak cesur bir kahramanları da vardır. Yine öyle oldu galiba. Bilirsiniz kahramanlar hep adaleti tesis ederler masallarda işte bizim kahramanımızın adaleti bu defa hukuk fakültesi tescilli çünkü kendisi bir avukat.

Ortamın da uygun olmasının etkisiyle sahneye çıkması ile büyük ses getirmesi arasındaki zaman hemen hemen bir oldu. Keza kahramanımız an alıcı ve kolay hamleyi iyi hesaplamış olacak ki kitlesel bir soruna tercüman oldu. Tercüman olmakla kalmadı. Çünkü o bir kahramandı ve kahramanlar her zaman bir milletin en zor anlarında ortaya çıkardı. Koca bir millete göz göre göre hakaret ediliyordu hatta hakaretin boyutu o kadar büyümüştü ki hakaret sahipleri hakaretlerini gazetelerden yaydıkları yetmiyormuş gibi bir de utanmadan bu hakaretlerini konferans düzenleyerek, kitap basarak yaymak gafletinde bulunmuşlardı. Artık kahramanımız daha fazla dayanamazdı, bir kuvvet kendi(ni) sahneye fırlatı(lı)verdi. Hakaret etmek bir suçtu ya, kahramanımız da hukuk eğitimi almış olmasının verdiği özgüven ile ardarda kükremeye başladı. Hem müvekkil olacaktı hem savunma avukatı ama bu kadarı yetmezdi sert bakışlı, vatansever kahramanımıza o yargıçta olmak istedi.

Söylediklerinin, konuştuklarının ve mahkeme önlerinde yaptıklarının suç olduğu söylendi bir iki cılız ses tarafından ama hem polis hem yargı engel olmadı bu kutsal mücadelesinde ona. Ki bazılarının payına yumruk, bazılarının payına hapis düşerken insanların, onun payına kendisine yardım için uzanan kadife eller düştü. Doğru yere dükkan açmıştı, bu millete ne zaman hakaret edilse o hep ön saflarda olacaktı. Biri “mozaik”? mi dedi; hemen kükreyecekti: “ne mozaiği ulaann”?. Biri türklüğe hakaret mi etti; hemen davranacaktı: “Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon TCK 301″? diye.

Yıldızını parlatırken milliyetçilik cilasıyla, hiç bir kitabı, hiç bir yazarı es geçmeyecekti. Her kim bu yüce millete dil uzatmaya kalkar, karşısına dikilecekti gözü milliyetçilikle dönmüş kahramanımız. Hukukçu kimliğininden, cesaretinden dem vurulur olacaktı kahvehane köşelerinde, içinde “helal olsun, türkiye seninle gurur duyuyor”? tanıdık ifadeleri eşliğinde.

Kararlıydı, elinde kapı gibi TCK 301, ardında derin ve sarsılmaz kadife eller vardı ya kahramanımız hızını alamadı sonunda. Bu topraklar kahramanımıza dar gelmiş olacak ki artık uluslararası vitrine çıkma zamanı geldiğine hükmetti. İsveç Nobel Akademisi’ne, malum yazara ödül verdi diye dava açmaya karar verdi(*). Türk’ün gücünü tüm dünyaya ıspatlayacaktı. İsveç’e gidip akademiye dava açacaktı açmasına ama ufak bir sorun vardı: davayı hangi gerekçeyle açacaktı? (Nobel edebiyat ödülünü niye Nihal Atsız‘a vermediniz diye açabilir miydi acaba) Çok da sorun değildi gerekçe. “Hele davayı bir açalım gerekçesi elbet bulunur”? diye düşünüyordu!

İnsanlıktan anladığı “ırkçılık” olan bir insanın, hukuktan anladığı da bu kadar oluyordu galiba…

iyi pazarlar,

Erhan Ekici
————————————————————-
* ‘Nobel Akademisi’ne dava açacağız’, 15 Ekim 2006, Pazar, http://www.ntv.com.tr/news/387968.asp

Bağdat’ta bir ingiliz : Gertrude Bell

Monday, August 14th, 2006

Pek tanıdık gelmemiş olabilir isim. Ama şöyle anlatırsak daha rahat anlaşılacaktır : Bugün Irak’ta Zalman Halilzad isimli şaıs ne yapmaya çalışıyorsa 1900′lü yılların başında onu yapmaya çalışan bir ingiliz Gertrude Bell. Aynı zamanda ortadoğu’daki ilk kadın casus. Arabistan’lı Lawrence’in yakın dostu.

Ülke kurmanın, yönetim değiştirmenin, emperyalizmin sınır çizme oyununun bir örneğini vakti zamanında yapmış entellektüel casus. Irak’taki Amerikan işgalinde yağmalanan “Bağdat Müzesi”?nin kurucusu**.

Irak’ın nasıl kurulduğunu bilir misiniz?

Winston Churchill’in toplanmasına önayak olduğu Kahire Konferansında çizilmişti Irak’ın sınırları ve yine bu konferansta Irak’ın ilk kralı seçilmişti. (Ne seçim ama!) İlk kral haşimi sülalesinin en küçük oğulları olan Faysal’dı. Churchill’i Faysal’ın krallığına ikna eden ise Gertrude Bell’den başkası değildi. Ki ölümüne kadar da Faysal’ın danışmanlığını yaptı.

Onun Irak’ta neler yaptığını kendi günlüğünden okuyalım:

“Bu sabah tüm vaktimi Bağdat’taki ofisimde Irak’ın güney sınırlarını belirleyerek geçirdim. Çok güzel bir sabah….. Bir daha kral yaratma işine girmeyeceğim. Fazlasıyla yorucu bir iş bu…”? (Bir tiyatro repliği gibi değil mi? Vahim olan bu satırların gerçek olması)

Bugünlerde bir yerlerde birileri tarafından konferanslar toplanıyor, sınırlar çiziliyor, ülkeler bölünüyor. Ve yine bugünlerde bir yerlerde birileri tarafından bir kral değilse bile devlet başkanları yaratılıyor.

Ne dersiniz tarih tekerrürden mi ibaret yoksa!

* Konu nerden mi aklıma geldi? Bilenler bilir 3-4 yıl önce CosmoPolitik adlı bir dergi vardı.( Dergiyi kitapçılardan falan isteğimde hepsi var deyip bana CosmoPolitan uzatırlardı, bende kendimi zor tutarak “hayır Cosmopolitan değil napayım ben onu, Cosmopolitik, Comopolitik” derdim) Kısa ömürlü oldu(5-6 sayı) ama takip ettiğim güzel bir dergiydi.(Bilenler bilirler efendim). Bugün öylesine İlkbahar/Yaz 2003 sayısını karıştırıken Deniz Bayramoğlu’nun “39 Adam ve Gertrude Bell” başlıklı yazısını tekrar okudum.

** Bağdat Müzesinin yağmalanması olayını düşündüğümde, yağmaya yol açan ükenin tarihinin taş çatlasa 500 yıl, yağmalanan ülkenin ve o eserlerin ise an az 5000 yıl olması ne kadar acı bir çelişki idi. Dünya jandarması, siz yokken o yağmalanan eserler vardı.

biri anlatsın hemen, nedir bu normal?

Friday, July 21st, 2006

Gece gece aklım yine firar etti, garip şeylerle meşgul olmaya başladı. Örneğin “bir insanın değeri nedir?” gibi neresinden tutacağımı bilemediğim garip sorular…Ya da toprak nedir? Savaş nedir? Niye bir insanın canı bir toprak parçası kadar bile değerli değildir? (Aman “vatanın tanımını yapmaya” yeltenme Aysel. Aysel kim? Hem merak etme vatanımı da seviyorum) Veya neden “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır?” Uğrunda ölmeden olmaz mı bu iş! “Toprak uğrunda ölen varsa utanmalı mıdır?” Normal mi yani canı(mızı) feda etmek ? Hem neden bizler hep savaşlarımızla gurur duyarız! Yani bunlar normal de ben miyim anormal?

Normal / Bülent Ortaçgil
….
“Peki… dedim “…ya Türkiye?” / Dedi, “Normal!”
“Ya AB?” diye sordum / Dedi, “Çok normal!”
“Peki ya ABD?” / Dedi ki, “Normal!”
“Peki…” dedim, “…ya DGM?” / Dedi ki, “Normal!”
“Ya OHAL, o kadar yıl?” / “Bilmem, normal!”
“Peki GAP, ZAP, Hasankeyf?” / “Hepsi normal!”

Mmm, biri anlatsın hemen, nedir bu normal
Mmm, canım sıkıldı artık, yoksa ben miyim anormal

“Peki…” dedim “…ya medya, RTÜK?” / Dedi, “Normal!”
“Ya reklamlar, rating?” / “Valla gayet normal!”
“Yahu hiç mi ikinci yok?” dedim / Dedi ki, “Normal!”
“Peki ya trafik, katliam?” / Dedi, “Normal!”
“Ya Susurluk, kamyon?” / “Valla gayet normal!”
“Yine kaybettik!” dedim / Dedi ki, “Normal!”

Mmm, biri anlatsın hemen, nedir bu normal
Mmm, canım sıkıldı artık, yoksa ben miyim anormal
….

Artık çok(mu) geç…

Friday, July 14th, 2006

Kasım 2005′de İsrail İşci Partisi seçimlerini Amir Peretz kazanmıştı. Seçimin hemen ertesinde kendisini barışa adayan, İsrailli barış girişimcisi, gazeteci Uri Avnery bu seçimle ilgili “Büyük Bir mucize” başlıklı bir yazı yayınlamıştı.

O yazının bir kısmını tekrar okuyalım:

………
“Amir Peretz’in seçilmesi siyasi arenayı tamamen değiştiriyor. İşçi partisi ilk kez Kuzey Afrika toplumunun özgün bir temsilcisi tarafından yönetiliyor. “Etnik” olmayan ancak kökenleri ile gurur duyan ulusal bir önder. Gerçekten de Peretz “Seçildikten sonra yapacağım ilk iş Etnik Şeytan için ötanazi düzenlemek olacak” demişti.

İşçi Partisi 1974′ten bu yana ilk kez, orduda ya da Savunma Bakanlığı’nda yetişmemiş biri tarafından yönetiliyor. Peretz’in esas gündemini sosyal ve ekonomik konular oluşturuyor. Peretz, “sol”un liderlerinin aşırı sağcı ekonomik politikaları desteklemeleri şeklinde İsrail’de uzun zamandır vuku bulan anormal duruma son veriyor. Peretz, devasa savunma bütçesinin ve yerleşim birimlerine yapılan büyük yatırımların, başka hiçbir gelişmiş ülkede bu kadar büyük olmayan zengin ve yoksullar arasındaki uçurumun azaltılması için gereken kaynakları silip süpürmesine son verebilir.

Meslek yaşamının başından beri İsrail-Filistin barışının sürekli savunucusu olan Peretz, bu konuda hiçbir zaman tereddüt etmedi. Peretz’in sosyal mesajı, olması gerektiği gibi barış mesajıyla bağlantılı.

……….

O Amir Peretz bugün İsrail Savunma Bakanı. Ve o Amir Peretz filistinli ve lübnanlı masum insanlarında öldürüldüğü füze saldırılarının emrini veriyor. O artık bir barış güvercini değil, bir şahin artık..Savaş ortamı, koşulları, herşeyi değiştiriyor.. Çok değil bir yıl önce barış’a şans vereceğini söyleyenler bugün artık aramızda değil, savaş erdem sahibi insanlar için bile öldürücüdür ve Amir Peretz bunun ilk örneği değildir son örneği olmayacağı gibi…

****
A Great Miracle, Uri Avnery
http://zope.gush-shalom.org/home/en/channels/avnery/1131836524

Büyük Bir Mucize, Uri Avnery (Çev: Yasin Kokarca)
http://www.tarihtebugun.net/?p=getarticletrans&id=2