Archive for the ‘guncel’ Category

her festival bi başka güzel

Tuesday, April 17th, 2012

-

Sinemaya gitmek güzel bişey. Film izlemek “çocukça” bir mutluluk veriyor insana. Ardışık fotoğrafların ardarda oynatıldığı ilk zamanlardan  yaklaşık yüzyıldan fazla zaman geçti. Yüzyıldan uzun bir süredir dünyanın dört bir tarafından insanlar büyülü dünyalara açılan bir pencere olan sinemaya gidiyor, mutlu oluyor. Para verip belli bir süre için kendi dünyalarını veya başka dünyaları izliyor.

IKSV

IKSV - Film

İstanbul Film Festivali 31 yıldır istanbullu sinemaseverler için mart-nisan aylarında iki haftayı sinema anlamında bayrama çeviriyor. Dünyanın dört bir yanından genç yönetmenlerin, ustaların ve duayenlerin, normalde vizyonda gösterim şansı olmayan filmleri de dahil olmak üzere yüzlerce filmi istanbullu sinemaseverlerin beğenlerine sunuyor. Bu anlamda çok sanslıyız, bunları izleme, görme şansına sahibiz.

Bu seneki festivalde programımı cok dar bir zamanda, yeterli araştırma yapamadan biraz da alelacele oluşturdum, gitmek istediğim bazı filmlere de benden daha hızlı davranan bir kısım insanların biletleri tüketmesi yüzünden gidemedim.

Festival’in benim için en güzel yanları filmleri izlemek kadar, öncesinde oturup hangi filmleri izleyeceğime karar vermem, onlar hakkında biraz araştırma yapmam sonra oturup uygun zamanlarıma denk düşenleri belirleyip sonrasında biletleri almak. Bu iş aceleye getirildiğinde tadını tam alamıyorsunuz. Bende de öyle oldu.

31. İstanbul Film Festivali için zaman & mekan ve bilet durumuna göre aşağıdaki programı oluşturup, biletlerimi aldım. Mutlu sayılırdım.

Festival Programım

31. İstanbul Film Festivali - Programım

Programda yer alan “Azrail’i Beklerken” filmini çakışmadan, “Şehir Efsanelerini” yanlış sinemada beklemekten dolayı izleyemedik, fire verdik..

Festivalde izlediğim filmler hakkındaki kısa notlarım:

Faust (2011)

Faust (2011)

Faust / Yönetmen: Alexander Sokurov

“Faust” kaliteli ve birazcık uzunca bir film. yönetmeni takdir ederken, Rexx sineması bu film için seçilebilecek en kötü sinema olmuş. dram/fantasy türüne ve goethe’nin faust’una mesafeli iseniz kesinlikle cok sıkacaktır. Filmi izlemeden bir faust okuması yapmak yorumu değerlendirmek için faydalı olacaktır. Filmin Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülü aldığını da belirtelim.

-
Headhunters – Kafa Avcıları / Yönetmen: Morten Tyldum

“Headhunters / Kafa Avcıları” ortalamanın üstü bir suç-gerilim filmi. Norveç sineması adına sevindirici, festival için ise ortalama bir yapım diyebilirim.

2 Days in New York /  Yönetmen: Julie Delphy

Julie Delphy’nin “New York’ta 2 Gün” filmi “Paris’te 2 Gün” e kiyasla daha vasat. yer yer keyifli diyaloglar olsa da senaryo zayif, daha zekice diyaloglar olabilirdi. durum komedisi de degildi vs. yani beklenti düsük tutulsun bu filmde.

L’ordre et la Morale / Rebellion / İsyan  – Yönetmen: Mathieu Kassovitz

Rebellion / Isyan

Rebellion / Isyan

1988′te yaşanan gerçek bir olayı anlatan gayet başarılı bir politik dram aksiyon filmi. Filmin yönetmeni “La Haine / Protesto” filmi ile 90’lı yılların en kışkırtıcı ve ileri görüşlü filmini çeken ve Paris’in bambaşka bir yüzünü bize gösterip, fransızların hoşgörüsüzlüğünü eleştiren ve 2005′teki paris isyanını 10 yıl önceden haber veren fransız yönetmen Mathieu Kassovitz. İsyan, insan hayatının politik kararlarda nasıl hiçe sayıldığına, sömürgecilik olgusuna vs. değinirken iyi veya kötü diye taraf tutmadan sert bir “fransa” eleştirisi yapıyor. Gayet başarılı bir politik dram.

Polisse – Polis / Yönetmen: Maïwenn

“Polisse” filmi cok agir bir konuyu (pedofili) dozunda isleme bakimindan basarili, niyet olarak samimi bir film ama polisiye bir film oldugu tartisilir. Konunun agirliginin yanina bazı noktalarda mizah güzel yerleştirilmiş.

Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler – Yönetmen: Andrea Arnold

“Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler” aynı adlı ingiliz klasik romanından bir uyarlama. Anti-kahraman, umutsuz bir aşk, yıkıcı ilişki ve intikam ile bezeli değişik ve karamsar bir film. Yönetmen Andrea Arnold, bu yorumda sözden ziyade nerdeyse tüm derdini görüntü ile anlatıyor. Bu odaklanma da haliyle kaliteli bir görüntü / sinematografiyi getirmiş. Edebiyat uyarlamalarını sevenler için. Film, festivalde Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI ödülünü de Tepenin Ardı filmi ile paylaştı.

-

Neşeli salılar,

İskender’in tadı

Thursday, August 18th, 2011

Son dönemin en popüler konularından biri Elif Şafak ve yeni romanı İskender.

-

-

Edebiyat ve magazin basınında tartışmalar genelde yüzeysel boyutta takılıp kalmış durumda. “Neden kapakta kendi resmi var?”, “Neden erkek kılığında” vs. gibi sorular romanın kendisinden ziyade dışsal öğelerle sınırlanan kısır tartışmayı tetikliyor.

Diğer bir konuda Elif Şafak’ı yazdığı metin üzerinden eleştirmek yerine kimlerin daha çok sevdiği veya okuduğu (ki “cemaat’ çiler tarafından sevilen bir yazar olduğu iddia ediliyor) üzerinden ideolojik bakış ile eleştirmek. İkisine de itirazım var. Son romanı İskender’i de –her ne kadar farklı görüşlerin ve fikirlerin insanı olsak da- yine ideoloji gözlüğünden bakmadan ve şekli klişelere takılmadan okudum.

Yüzeysellik sularına kapılmadan ve ideolojik önyargılar olmadan okuduğum bu roman hakkında ne demeli? Eleştirmen değilim, sadece meraklı bir okur olarak  bu roman bende nasıl bir izlenim bıraktı?

Elif Şafak “Bir Roman Yazmak” başlıklı bir yazısında şöyle diyor:

“roman üzerinden yazar ile okur arasında kurulan o yarı “sürreal” yarı “realiteyi sorgulamaya yönelten” bağ, aslında iki yalnız insanın kelimeler aracılığıyla ama tek kelime konuşmadan, paylaşarak ama yalnızlıklarını azaltmadan, yüreklerini açarak ama birbirlerini zerre kadar tanımadan geliştirdikleri özel bir sohbet biçimidir”

İskender romanını okuma sonrası kendi kendimize soracağımız ilk soruda tam bu noktada ortaya çıkıyor: bu yazar veya bu roman ile okur arasında “realiteyi sorgulamaya yönelten” bir bağ kuruldu mu? Okuru “Diyalektik bir sorgulamaya yönelten bir bağ” ve okuru “sorgulatmadan dosdoğru mesaj bombardımanına” tutan metin arasındaki derin uçurum İskender romanında neden fazlasıyla hissediliyor?

Bu sorunun bir çok cevabı var denilebilir. Çok farklı mekanlar, çok farklı konular ve çok farklı karakterleri aynı romanda ve asimetrik zaman çizelgesinde biraraya getirmek riskli bir iş. Yazara kurgusunu ve karakterlerini inanılmaz bir ince işçilikle yaratma sorumluluğunu yüklüyor. İyi bir yazar iyi bir aşçı gibidir. Maharet elindeki kısıtlı malzemeden lezzetli birşeyleri ortaya çıkarmaktır. Yok eğer yazar malzeme, konu, mekan ve karakter anlamında kendisine cömert davranıyorsa da bu cömertliğin hakkını teslim etmek zorunda.

Töre cinayetleri, Irkçılık, yabancı düşmanlığı, erkek egemen kültür, doğu-batı, aşk, sevgi, güneydoğu, istanbul, londra, abudabi, feminizm, punk, namus, toplum baskısı  vs vs. Elif Şafak romana o kadar şey sığıdırmaya çalışıyor ki, bu konulardan her biri biryerlerden “falso” veriyor. Bu konulardan hiçbirine derinlemesine giremiyor ve her biri romanda birer vitrin süsü hissi uyandırıyor maalesef. Ve her bir olay/olgunun anlatımı kilişelere teslim oluyor.

İskender romanında okuru sorgulatmaya itmeyen ve onun yerine kuru mesaj yağmuruna tutan, yani eksik olanda bu. Onca bolluğa rağmen, çölü andıran bir eksiklik kalıyor okurun dimağında. Karakterler ete kemiğe bürünemiyor. Bir karakteri bir karikatürden ayıran unsur; karikatürlerin durağanlığına / aynılığına / tek boyutluluğuna karşın “karakter” in değişmesi / dönüşmesi ve çok boyutlu olmasıdır. Şimdi soralım: Cemile, Pembe, Elias, Esma, Yunus, Kate, Adem vs. hangisine karakter derinliği verilebilmiş?

Karakter derinliği ve oturmuşluğu romanda eksik kalınca da yazarın düşünceleri / mesajları açık şekilde rahatsız edici ve didaktik boyut kazanıyor, zorlama hissini uyandırıyor.

Eğer romanda yazarın iletmek istediği mesajlar veya okurun sorgulamasını beklediği durumlar ince işçilik ürünü bir kurgu ile verilebilseydi (bu kadar bol malzeme varsa o kadar ince işçiliği beklemek de okurun hakkıdır) yani bu kadar mesaja gerek olmasaydı Elif Şafak’ın İskender romanı güzel bir tat bırakabilir, hem okur için akıcı olurken, hem de edebiyat için kalıcı olabilirdi.

-

Neşeli perşembeler :)
-

Heliastes’ler ve Eşekarıları

Wednesday, June 22nd, 2011

Not: Bu yazıyı Kasım 2007 de yazmıştım.  Yaklaşık 4 yıl geçmiş üzerinden ama yaşananlar bize gösteriyor ki “hala olduğumuz yerdeyiz dostlar”.  Siyasallaşmış bir yargı kime hangi adaleti dağıtabilir ki?

————-

İnsanlığın binlerce yıllık uzun yolculuğu boyunca onunla anılmış, onunla ortaya çıkmış ve onunla binlerce yıllık bu yolculuktan günümüze ulaşmış bir kavramdır adalet. Bu sebepledir ki “adalet” sorunuyla karşılaşan ne ilk insanlarız ne de son. O yüzden endişelenmeyelim. (mi?)

Themis - Adalet Tanrıçası

Themis - Adalet Tanrıçası

Eski çağlarda Atina’da adalet dağıtma işini yapan on mahkeme varmış. Bunlardan en önemlisi “Heliai” -yani güneş- meydanında toplandığı için, bütün yargıçlara “Heliastes” deniyormuş. Aristophanes, Atina’nın adalet mekanizmasıyla alay ederek, yargıçların aldığı kararlarda başka bir takım çevrelerin etkisi altında kalmasını ve kararlarını “adalet” den yana değil de siyasi ve ticari bu çıkarlardan yana kullanmasını yermek için yazmış o ünlü oyununu : Eşekarıları’nı (Yargıçlar). Adaletten yana değil de bir takım siyasi ve ticari çıkarlardan yana olan bu yargıçlar kararlarını da balmumu tabletler üzerine ucu sivri kalemlerle yazdıklarından Aristophanes bu kalemleri eşekarılarına, bu kalemlerle yazılan cezaları da arı sokmasına benzettiğinden oyununun ismini “eşekarıları” yapmış.

Yargıç, sözlüklerde yazdığı kadarıyla şöyle tanımlanıyor: “Millet adına, yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı davranışlarda veya uyuşulmayan işlerde yasayı yerine getirmekle, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hâkim.”. Yine hukuk literatürü yargıcın tarafsız olmasından, kararlarını alırken herhangi bir etki altında kalmamasından söz ediyor.

Yargıçların karar vermek, yargılamak durumunda olduğu durumlar iki kişi arasındaki anlaşmazlık olabileceği gibi devlet ile birey arasındaki bir anlaşmazlık veya haksızlık da dava konusu olup yargıçların önüne gelebiliyor. Bu gibi durumlarda da yargıçların yine tarafsız ve adil olmasını -yargıç kelimesinin sözlük anlamı itibariyle- beklemek gayet normal ve olması gereken bir durum. Ama hayat her zaman normal ve olması gereken durumlara göre ilerlemiyor. Nasıl mı? Bir haber* okuması yapalım o zaman :

***

“Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması Türkiye genelinde 51 hakim ve savcıyla yapıldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Mithat Sancar ve Dr. Eylem Ümit’in gerçekleştirdiği çalışmanın ön raporu açıklandı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV’in araştırmasında iş yükü yoğun olan İstanbul ve Ankara adliyeleri gibi büyük adliyeler esas alındı.

Mülakatlar sırasında araştırmacıların “dikkat çekici” bulduğu ifadelerden bazıları şöyle:

- “İnsan hakları biraz abartılıyor.”
- “Ben rejimin savcısıyım.”
- “Ben devletçi hukukçuyum.”
- “Önce devlet gelir.”
- “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem.”
- “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız.”
- “Diyelim devleti korumaya çalışırken adil olmayabilirsin, adaletten sapabilirsin. Veya adaleti yerine getiriyorum diye devlete zarar verebilirsiniz veya devleti koruyorum diye adalete zarar verebilirsiniz. Mümkündür.”
- “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz.”

***

Konfüçyüs adalet konusunda şöyle der : “Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”. Bizim hakim ve savcılarımız ise şöyle der : “Devlet / iktidar kutup yıldızı gibi yerinde durur ve onun dışında kalan herşey onun etrafında döner.”

Eşekarıları’ndan bir bölüm şöyledir:

PHILOKLEON:
Bir yokmuş, bir sibarisli varmış,
Attan düşmüş kafasını yarmış,
Neden dersen, attan anlamazmış.
Bir dostu demiş ki ona:
“Herkes ne işten anlarsa o işi yapmalı”….

 


* Türkiye’de Hakim ve Savcı Profili / 29 Kasım 2007 Perşembe
http://www.ntvmsnbc.com/news/427965.asp

-