Archive for the ‘genel’ Category

A requiem for the free press

Sunday, July 24th, 2011

Censorship

A free press can be good or bad, but, most certainly, without freedom a press will never be anything but bad.”  Albert Camus

If we don’t believe in freedom of expression for people we despise, we don’t believe in it at all.”  Noam Chomsky

Today is the day of celebration of commemorating act of civil disobedience carried out in the name of press freedom in 1908 in Turkey. But in recent years, too many things eroding free press have happened. 70+ journalists including investigative journalists Ahmet Şık and Nedim Şener have been in prison. (Ahmet Şık and Nedim Şener will have been in prison for 143 days).

Also, Turkey ranked 138 in Reporters Without Borders’ 2010 Annual Worldwide Press Freedom Index (http://en.rsf.org/press-freedom-index-2010,1034.html)

So, today is not the day of a celebration of the free press but day of a requiem for the free press.

-

 

mizah ve iktidar

Monday, July 18th, 2011

“Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar. Çıktığı gün saat 8 ile 9 arasında satılır. 9′da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı olan, işte böyle bir acaip siyasi mizah gazetesidir” (Markopaşa, Yıl 1, Sayı 16)

Markopaşa

Markopaşa

Günümüzü daha iyi anlayabilmek için bazen dönüp eskiye gözatmak, eski defterleri karıştırmak insanı ilginç şeylerle karşı karşıya bırakabiliyor. Hani bilirsiniz gazetelerin, dergilerin vs.. ”Tarihte Bugün” başlıklı köşeleri vardır. Zamanında epey gürültü koparmış veya dikkat çekmiş olayları bir iki satır ile anımsatırlar. Mesela 13 Mayıs tarihi:

1940: İngiltere Başbakanı olan Winston Churchill ünlü konuşmasını yaptı: “Size kan, ter ve gözyaşından başka vaat edecek bir şeyim yok.”

Bugün daha iyi durumda sayılırız. En azından birileri “kan,ter ve gözyaşı” dışında başka vaatlerde de bulunuyor: Özgürlük! (Irak’a Özgürlük, Libya’ya Özgürlük! gibi) Neyse efendim işte bu satırların arasında bir satır özellikle dikkatimi çekti:

1949: Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı’na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı’na hakaretten yedi ay hapis cezasına çarptırıldı. Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı’na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.

Birazcık araştırdığımda Aziz Nesin için aynı konuda ve aynı dönemde İngiltere Kraliçesi (evet, evet geçtiğimiz yıllatrda George Bush’un “1776′dan beri aramızda” dediği II.Elizabeth’den bahsediyorum) de Aziz Nesin’e dava açmış. Ama Aziz Nesin -en azından II.Elizabeth’e hakaret hususunda- suçsuz bulunmuş.

Yukarıdaki davalara konu olan yazılar “fırsat bulabildiği zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi” Markopaşa’da yayınlanan yazılar. “Memleketimin siyasi havası, yüksek tempolu bir tenis maçından farksız ya bugünlerde” diye düşünürken 1940′larda nasıl olduğunu az çok özetleyen Sabahattin Ali’nin “Ne Inkılapçılık” başlıklı yazısı gözüme ilişti. Paylaşmadan geçmeyelim:

 
****************
Ne Inkılapçılık

İlköğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitüleri’nde sahiden uyanık gençler yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Bir de baktık, bu kültür yuvaları, eski medreselere rahmet okutan bir yobazlık baskısı altına alınıyor.

Teknik öğretim davasıdır diye bir reklamdır alıp yürümüştü. Milyonlar harcandı. Binalar yükseldi, yığın yığın makinalar getirildi. Bir de baktık, bu iş de uyuyuverdi.

Klasiklerin tercümesine başlanmıştı. Bütün kültür seven yurttaşlar, hür ve namuslu fikir dünyasına açılan bir pencere gibi, bunlardan temiz ve canlandırıcı bir hava alacaklardı. Bir de baktık, bu iş de yarıda bırakılıverdi. Şimdi okuma yazma düşmanları, “ciddi ve ilmi” eserler tercüme ettireceklermiş.

Hele istiklal anlayışındaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başabaş ne vakar içinde konuşurduk. Şimdi yüzbinlik kukla devletleri etekliyoruz. Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle “münevver yobazı” yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki…

Ne Inkılapçı insanlar; milletçe yirmibeş senede aldığımız yolu, yirmibeş haftada nasıl da gerisingeriye gidiverdiler.

Sabahattin Ali
Markopaşa, 24 Şubat 1947

***************

1940′larda bunları yazan, döneminin en çok satan mizah dergisi olan Markopaşa iktidarın baskısı karşısında sayısız dava ile başetmeye çalışır, tehditler alır, sonunda kapatılır. Tekrar tekrar “Merhum Paşa”, “Malum Paşa” gibi isimlerle yoluna devam etmeye çalışır. Markopaşa’dan Merhumpaşa’ya, Merhumpaşa’dan Malumpaşa’ya bir mizah dergisinin bu zorunlu yolculuğu bir yönüyle bu topraklardaki basın özgür(süz)lüğünün bir örneği olurken, diğer yanıyla da bugünde kalem’e karşı zorbalığın, mizah’a karşı tahammülsüzlüğün, farklı seslere karşı “sindirmenin” basın tarihindeki güzide! örneği olur.

*

Yıllar geçer, zaman değişir, herşey değişir bu topraklarda…

ama ne yazık ki iktidarların tahammülsüzlüğü değişmez bu topraklarda.

—-

(*) Markopaşa hakkında daha fazla bilgiye http://www.insanokur.org/?p=1015 adresinden ulaşabilirsiniz. Yazıdaki Markopaşa resmide aynı siteden alınmıştır.

 

 

Anlatmak

Sunday, July 17th, 2011
yaşlı bir eskimo

yaşlı bir eskimo

Atalarımız pek çok şey anlattı bize dünyanın yaratılışı konusunda, bir zamanlar, çok, çok zaman önce. Daha sonraki beyaz insanlar gibi sözcükleri satırlar içine saklamadılar. Ağızdan anlattılar sadece bir zaman yaşamış bu insanlar. Bize pek çok şeyden söz ettiler. Bizde bu yüzden cahil kimseler değiliz. Bizde yaşlı kadınlar öyle boş boş oturup durmaz ve biz de onların söylediklerine inanırız: Yaşlılıkta yalana yer yoktur.” (Bir Eskimo Masalından alınmıştır)

Çok, çok ama çok zaman önce söylenmiş, dinlenmiş, anlatılmış, aktarılmış, satır aralarına saklanmamış cümleler kümesi, yarı gerçek, yarı hayal ürünü seslerin ete kemiğe bürünmüş hali. Gerçek değildir ki hemen inanasın, tamamen hayal ürünü de değildir ki de yok sayasın.

Hangi dilde anlatılırsa anlatılsın, ait olduğu coğrafyanın izlerini, içinden geldiği kültürün gizlerini de beraber taşır kendisiyle. Bir değirmen gibi anlatıcıları da, dinleyicileri de sürekli değişir. Değişmeyen yaşanmışlıkların nesiller boyu anlatımı, henüz yaşanmamışlıkların da özlemidir içindeki.

Satır aralarını okumaktansa söyleneni anlamak yeğdir, çünkü sözdür, çünkü duyulmuştur ve bir kere duyulmuşsa, artık hep duyulacaktır ve hep anlatılacaktır aynı coğrafyanın farklı yerlerinde…

Masalları seviyorum ben…

-

Neşeli pazartesiler…