Archive for the ‘ozgur yazilim’ Category

Güney Yarım Küre, OOXML, ISO ve WTO

Sunday, September 21st, 2008

2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü (World Trade Organization) Katar’ın başkenti Doha’da üye ülkelerin bakanlarının katılımıyla “Doha Kalkınma Gündemi Müzakereleri (Doha Round)” başlığıyla bir müzakere süreci başlatmıştı. Sürecin amacı dünya serbest ticaret alanını genişletmek bir anlamda serbest ticareti ülkeler arasında daha kolay hale getirerek uluslararası ticareti genişletmekti. Süreç, müzakelerin de amacı olan “kalkınan ülkelerin ihtiyaç ve çıkarlarını birinci derecede önemseyerek serbest ticareti geliştirmek” noktasında herhangi bir ilerleme kaydedememiş olması ve aynı zamanda tam aksine gelişmiş ülkelerin lehine düzenlemeler içermesinden dolayı yoksul güney ülkelerinin engellemeleri ile karşılaştı. Ve bu tıkanıklık güney yarım küre ülkelerinin kendi aleyhlerine olan duruma onay vermemeleri sebebiyle tam 7 yıldır sürüyor. Güney, Kuzey’den daha adil öneriler bekliyor. Bu olmadığı sürecede Güney ülkeleri kendi aleyhlerine olan bu duruma izin verecek gibi de görünmüyor.

Bu noktada Güney ülkelerinin DTÖ (WTO) ‘nün yapısı ve aslında DTÖ’nün adil ve serbest bir ticaretten ziyade belirli gelişmiş ülkelerin ve çokuluslu şirketlerin çıkarlarına hizmet ettiği yönünde de eleştirileri mevcut. Tıpkı ISO süreçlerinde olduğu gibi DTÖ (WTO)’nun toplantılarında da de facto “fast track” uygulamaları oluyor. Bazı toplantılara daha hızlı bir ilerleme kaydedilebilsin diye 153 üye ülkeden sadece gelişmiş 35 ülke katılıyor. Bu durumda yine eleştirilerin hedefi.

Şimdi asıl konumuza dönelim. Takip edenlerin bildiği gibi OOXML “fast track” olarak adlandırılan ve epeyce tartışmalı bir sürecin sonunda ISO tarafından bir standart olarak kabul edildi. Yani bir dönem “ODF savaşı kazandı” nidaları atıp, özgür yazılım dünyası adına sevinirken durum hiçde umduğumuz gibi olmadı ve Microsoft doküman savaşlarının sonunda istediğini aldı ve OOXML “ISO/IEC DIS 29500, Information Technology – Office Open XML formats” başlığıyla ISO tarafından standart olarak kabul edildi. Doküman formatının ISO standartı olması “kırk cevizi birarada görmeden taş atmayan” Microsoft‘un çabalarından da anlaşılacağı gibi çok önemli bir konuydu. ( Konuyla ilgili önceki yazılar için : ODF versus OOXML, ODF versus OOXML (2), ODF versus OOXML (3) : Office Open XML’in Önlenebilir Yükselişi )

ISO’nun OOXML formatını bir standart olarak kabul etmesinin hemen ardından ise Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Venezuella ISO’nun bu kararına itiraz edip temyiz isteminde bulundu.(Four national standards bodies appeal against approval of ISO/IEC DIS 29500 , 6 Haziran 2006) Durumu görüşen ISO, itirazı üyeler arasında yeterli destek görmediği gerekçesiyle reddedip OOXML’in nihai olarak bir ISO standartı olduğunu duyurdu.(ISO and IEC members give go ahead on ISO/IEC DIS 29500, 15 Ağustos 2008 ) Bunun üzerine eylül ayının başlarında altı güney amerika ülkesi (Brezilya, Küba, Ekvador, Paraguay, Güney Afrika ve Venezuella) “CONSEGI 2008 Declaration” adıyla bir deklarasyon yayınladı. Deklarasyonun sonundaki şu ifade hemen dikkat çeken ve uzun vadede ISO türü organizasyonlar için dikkat edilmesi ve üzerinde önemle durulması gereken ifadeler barındırıyor:

“The issues which emerged over the past year have placed all of us at a difficult crossroads. Given the organisation’s inability to follow its own rules we are no longer confident that ISO/IEC will be capable of transforming itself into the open and vendor-neutral standards setting organisation which is such an urgent requirement. What is now clear is that we will have to, albeit reluctantly, re-evaluate our assessment of ISO/IEC, particularly in its relevance to our various national government interoperability frameworks. Whereas in the past it has been assumed that an ISO/IEC standard should automatically be considered for use within government, clearly this position no longer stands.”

Yani bu altı ülke daha önceden ISO’ya ve yayınladıkları standartlara güveniyor ve bu standartları kendi ülkelerinde uyguluyorlarken, bu son kararla beraber artık ISO’ya ve onun standartlarına olan güvenlerini kaybettiklerini bildiriyorlar. Bu sadece ISO için değil, Uluslar arası tüm organizasyonlar için tehlike arz eden bir durum.

Yazının başındaki Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ – WTO) Doha görüşmeleri ve güney ülkelerinin bu örgütün kararlarının kendi aleyhlerine olmasını düşünmeleri bu anlayışın ticaret alanındaki yansıması. Yine dünya üzerinde barışı sağlamak, haksız uygulamalara meydan vermemek için kurulmuş Birleşmiş Milletler (United Nations), yaptığı uygulamalar, vermesi gereken tepkileri verememesi(veto hakkını olan ülkeleri yüzünden) ve yapısal sorunlarından kaynaklı sebepler yüzünden birçok ülkenin ve dünya vatandaşlarının güvenini kaybetmiş durumda. Son olarak ise ISO. Galiba artık bu tip uluslararası organizayonların yeniden yapılanmasının zamanı gelmiş olabilir mi?

Neşeli pazarlar,

Proje Yönetimi / Özgür Proje Yönetimi ?

Wednesday, August 27th, 2008

“Önemli olan varılan nokta değil, yürünen yoldur” sözü her ne kadar bazı konular için geçerli olsa da konu proje yönetimi olunca tam anlamıyla geçerli olamıyor. Sonuçta “proje yönetimi” söz konusu olduğunda varılan nokta, üretilen ürün veya hizmet ayrı bir önem taşıyor. Ama bu durum tabi ki sadece sonuç odaklı bir anlayış demek değil. Proje yönetiminde en verimli sonuçlar yürünen yolun doğru seçildiği ve varılacak noktanın yürünen yol boyunca gözönünde bulundurulduğu durumlarda ortaya çıkıyor.

Pazar sabahının mahmurluğu içinde, uzun bir aradan sonra, günlükleri okurken sevgili Bora Güngören’in günlüğündeki “Özgür proje tamam da özgür yönetim nasıl olacak” başlıklı girdilerini okudum. Bora günlüğünde “özgür proje yönetiminin” nasıl bir şey olması gerektiğini incelemiş.

“Madem ki özgür yönetimi proje içindeki kararların ve seçilecek yolların belli bir esneklik içinde o işten sorumlu kişilere bırakıldığı bir karşılıklı güven ortamı olarak tanımlıyoruz, o zaman bu ortamı nasıl gözlemleriz nasıl yakalarız ve eksikleri nasıl görürüz bunları da takip etmek gerekli.” diyor Bora.

Belirttiği birçok noktaya katılmakla beraber benim söylemek istediğim konu biraz farklı. Yani aslında “özgür proje yönetimi” diye bir kavrama gerek var mı?

Bugün 30-40 yıllık gelişim sürecinin ardından oluşan birikim ve kurumların deneyimlerinin gözönünde bulundurulmasıyla oluşmuş ve süreç içinde kendini sürekli yenileyen gelişen ve değişen koşullara göre yeni eklemeler yapılan hemen hemen evrensel sayılabilecek “proje yönetimi” ilkelerini düşündüğümüzde bunların ihtiyaca göre tam ve eksiksiz uygulanması bize aslında “özgür proje yönetimi” dediğimiz şeyi vermez mi?

Bugün “modern yönetim teorileri”, “risk analiz methodları”, “geri besleme mekanizmaları”, “proje içi/dışı iletişim kanallarının”, “kalite anlayışının” ve “yaşam döngüsü” vb. kavramlarının ekip içinde ve proje ile alakalı olan tüm katmanları kapsayacak şekilde kullanıldığında yine özgür yönetim dediğimiz kavrama yaklaşmış olmaz mıyız?

Modern proje yönetim yöntemleri de keza “proje içindeki kararların ve yöntemlerin ekip içinde ekip ile beraber alınması” gerektiğini söylüyor. Belli bir sistem dahilinde karar mekanizmalarına katılımın kolay olması, geri beslemeler önündeki tüm engellerin kaldırılması, eleştiri/öneri yöntemlerinin ekip tarafından verimli kullanılması ve proje yöneticisinin de tüm bu mekanizmaların düzgün işlemesi için elinden gelen çabayı göstermesi ve ekip/proje içindeki iletişimin en üst seviyeye taşınması bizi olması gereken yani özgür proje yönetimine daha da yakınlaştırır.

Özgür yönetim anlayışından bahsettiğimizde “karar mekanizmalarına katılımın açık olması” kadar proje içindeki olası çatışma ve anlaşmazlıkların çözüm yönetimin de şeffaf ve taraflara kendi tezlerini sunma imkanı vermesi, karar alma durumunda ki insanların da bu kararlarda objektif, gerçekçi ve proje yararına(kamu yararını ihlal etmediği sürece) davranması gerekmektedir.

Diğer bir nokta ise geri besleme mekanizmalarının tasarlanma biçimidir. Proje yöneticisinin proje üyelerinin performansını değerlendirmesi ne kadar doğal ise, aynı methodla proje katılımcıları da (360 kuralı) proje yöneticilerinin performansını değerlendirebilmelidir.(aynı zamanda karşılıklılık ilkesi). Ki bu durum zaten modern performans değerlendirme yöntemlerinde vardır. Bu performans değerlendirmelerinin nasıl kullanılacağı ise (meritokrasi veya başka methodlar) ayrıca irdelenebilir tabi.

Sonuç olarak gelişen ve değişen koşullara en iyi ve en hızlı cevabı verebilmek, ekip çalışmasının önemini bilmek, modern yönetim anlayışlarını göz önünde bulundurmak, geri besleme mekanizmalarını tüm ekip ile beraber hazırlamak ve katılım düzeylerini arttırmak, performans değerlerdirmelerini yukarıdan-aşağıya doğru yapmak yerine 360 derece sistemiyle yapmak, eleştiri ve öneri sistemini geliştirmek ve yapılan eleştiri ve önerilerin kişisel algılanmaması bilincini arttırmak vs. gibi yönetim/performans anlayışlarını projelere uygulamak zaten “proje yönetimini” ‘nin olmazsa olmazları değil midir?

Konu içerik itibariyle oldukça geniş bu sebeple bazı konuları başlı başına incelemekte fayda var. Önümüzdeki günlerde bu konuyla ilgili birşeyler daha yazmakta fayda var.

———

Patentler Üstüne Kısa Bir Film : Microsoft vs European Union

Tuesday, October 23rd, 2007

Ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski “A short film about killing” filminde ilginç bir konuyu ustaca işler. İnsanlarla bir türlü iletişim kuramayan kendi içine kapanık Jacek’in sebepsiz yere işlediği bir cinayetten yola çıkarak onu cinayet işlemeye iten sistemi ve Jacek’e ölüm cezası veren sisteminde aslında Jacek’ten yani bir katilden farkı olup olmadığını o enfes anlatımıyla sorar izleyenlere.

Takip edenler bilecektir Avrupa Birliği ile Microsoft firması arasındaki hukuk sürecini. Başdöndürücü bir hızla değişen teknoloji dünyasıyla kıyasladığımızda hikaye epey eski. Avrupa Birliği Microsoft firması aleyhine tekelleşme odaklı bir dava açmıştı. Dava’nın çeşitli aşamaları oldu. Birliğin rekabeti düzenleyen kanunlarına uymayan Microsoft firması bir dizi para cezası ve bu kanunlara uymamaya devam ederse pazarda yer bulamama tehdidi ile karşı karşıya kalmış, hukuk süreci ise para cezaları, bir sonraki celse vs. derken bugünlere gelmişti. Bu konuya daha önce günlükte Guardian Gazetesinden bir haberi ileterek kıyısından değinmiştik. [ AB'den Microsoft'a 9 Gün / 11.16.2006 ]

Microsoft firması, Avrupa Birliği’nin bu isteklerini -özellikle protocol, kaynak kodu, erişim bilgileri- rakip firmalarla ve özgür yazılım dünyası ile paylaşmayı reddetmiş, buna gerekçe olarakda bir takım ticaret ve patent kanunlarını göstermiş ve olsa olsa bazı bilgilerin %90′ını paylaşabileceğini ifade etmişti. Konuyla birebir ilgilenen Avrupa Rekabet Komisyonun Hollanda’lı üyesi Neelie Kroes ise ” ‘Bilginin yüzde 100′üne ihtiyacımız varken, yüzde 90′ını sağladık denmesi benim için pek etkileyici değil. Zaten bu bilgilerin bir kaç ay evvel aktarılması gerekiyordu’ diyor ve ardından da şu eklemeyi yapıp Microsoft’a gözdağı veriyordu: ”Avrupa rekabet kurallarına uyması için şirket üzerindeki baskıyı sürdüreceğim”.

Microsoft firması artan baskılar karşısında bir takım hilelere de başvurmadı değil. Mesela kendi patent ve kodlarını kullanacak firmalara bunu sağlayacağını beyan etti. Ardından ne yaptı? Elbette bunları sağladı ama ufak bir ayrıntıyla: Bu protokol ve kodları kullanmak için piyasa koşullarında epey yüksek sayılacak ücretler talep ederek.

Neyse sonuç olarak 22 Ekim 2007 tarihli Avrupa Birliği internet sitesinden ulaşılabilen Neelie Kroes’in basın duyurusunun önemli kısımlarını burada paylaşalım:

Press conference Brussels, 22nd October 2007

Ladies and Gentlemen

I want to report to you today that Microsoft has finally agreed to comply with its obligations under the 2004 Commission decision, which was upheld last month by the Court of First Instance.
….
I told Microsoft that its royalty rates were too high for the patents they claim are applicable to the interoperability information. In response, Microsoft has slashed its requested royalties for a worldwide licence, including patents from 5.95% to 0.4% – less than 7% of the royalty originally claimed.

I told Microsoft that the royalties for access to its secret interoperability information were unreasonable and had to be reduced. Microsoft has now abandoned its demand for a royalty of 2.98 % of revenues from software developed using licensed information. That percentage royalty has become a nominal, one-off payment of €10 000. This is all that has to be paid by companies that dispute the validity or relevance of Microsoft’s patents.
….
I told Microsoft that it had to make interoperability information available to open source developers. Microsoft will now do so, with licensing terms that allow every recipient of the resulting software to copy, modify and redistribute it in accordance with the open source business model.

I told Microsoft that it should give legal security to programmers who help to develop open source software and confine its patent disputes to commercial software distributors and end users. Microsoft will now pledge to do so.

Basın Duyurusunun Tam Metni – 22nd October, 2007
Introductory remarks on Microsoft’s compliance with March 2004 antitrust decision

Yazılım dünyası, hele hele, özgür yazılım dünyası için önemli olan bu gelişmeler bir yana, Avrupa Birliğini bu gibi kararlar almaya iten tekelleşme süreci hızla ilerlerken herhangi bir önlem almayan, özgür yazılım ve patentler konusunda samimi davranmayan, kendi uygulamaları sonucu oluşan durumu görüncede rekabet kurallarını uygulamayı akıl eden Avrupa Birliğini düşününce öylesine Krzysztof Kieslowski’nin filmi gelmişti aklıma…Öyle işte…

Mutlu ve güneşli salı günleri,