Archive for the ‘acik kaynak’ Category

Sansür! Nereye Kadar?

Monday, October 27th, 2008

Ülke olarak sansür konusunda kariyerimiz oldukça parlak. Özgeçmişimiz kapattığımız gazeteler, öldürülen gazeteciler, kapatılan dergiler, sansürlenen filmler ve hapishanelerde “dinlendirdiğimiz” yazarlarımız ile doluydu. Özgeçmişimizdeki herşeyi hem teorik olarak özümseniş hem de pratik te başarı ile uygulamıştık. Velhasıl biz bu işin ustasıydık.

Resmi kariyerimiz ilk Türk gazetesi ile başladı…

İlk Türk gazetesi sayılan “Takvim-i Vekayi” için zamanın padişahı şöyle demiştir:

“Bu gazete, kutsal şeriata ve devlet düzenine dokunmama şartıyla, benim iktidarıma çok yardımcı olacaktır.”

Yine Leman Sam’ın “Anladım ki” isimli şarkısı TRT tarafından sakıncalı bulunup yayınlanmamıştı. Sakıncalı bulunan söz mü?

Bir gün hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye usulca sokulup merhaba dedim”

Gerekçe mi?

Türk kadını tanımadığı bir erkeğe “merhaba” diyemez(miş)…

Yanlış hatılamıyorsam Metin Erksan’ın bir filmi sansürlenirken gösterilen gerekçe ise daha trajikomik…

Senaryo gereği bir uçak bir köyün yakınlarındaki bir tarlaya düşmüştür…Ama heyhat…Hiç bir Türk pilotu uçağını düşürür mü? Sansürle….

Neyse liste uzar gider, zaman değişir ama mantık aynı mantıktır….Biz sansür işinde oldukça başarılıyız!

Şimdi çok güncel bir konuya gelelim :

1-2 Yıl önce TBMM “Bilişim Suçlarıyla” mücadele etmek için bir kanun hazırladı. Kanun taslağının yanlışlığını, yanlışlıktan öte uygulamada imkansız olduğunu sivil toplum kuruluşları, internet uzmanları, bilişimciler yüksek seslerle dile getirdiler ama kararlıydık konu sansür olunca “mantık” dahil hiç bir şey bizi durduramazdı. Kanun taslağı TBMM de kabul edildi.

Bugün artık hangi siteye girsek aynı soğuk yazı bizi devlet babanın ciddiyetiyle karşılıyor:

“Bu siteye erişim mahkeme kararıyla kapatılmıştır”

Vur deyince öldürdük. Kanun yapayım derken kanunsuzluğa imza attık. Yaklaşık 1.000.000 kullanıcının günlüklerinin yer aldığı siteyi kapattık. Bir kişinin suçunun/suçsuzluğunun cezasını tüm topluma ödetmek hangi hukuk kavramıyla açıklanır bilinmez ama durum vahim. Durumun vahimliği kanundan kaynaklanıyor. Kanuna göre site kapatmalar için sadece ve sadece 8 koşul (bazıları muğlak) belirlenmiş olmasına rağmen ve bu koşullar arasında “kişilik haklarına saldırı” gibi bir madde olmamasına rağmen, bu gerekçeyle site kapatan savcı da mahkeme de alenen ve gözlerimizin içine bakarak suç işliyor.

MADDE 8- (1) İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesine karar verilir:

a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;
1) İntihara yönlendirme (madde 84),
2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),
3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),
4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),
5) Müstehcenlik (madde 226),
6) Fuhuş (madde 227),
7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228), suçları.
b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar.

Siz bu maddeler arasında “kişilik haklarını ihlal” gibi bir gerekçe görebiliyor musunuz?

5651nolu kanuna dayanarak “kişilik haklarına saldırı” gerekçesiyle site kapatılmasını talep eden savcı da bunu onaylayan mahkeme de suç işlemiş olmuyor mu?

Bir kişiye ait blog/site/içerik kanuna göre uygun değil diye 1 veya 10 veya 100 milyon kişinin sitesini / blogunu kapatma nasıl bir hukuk uygulamasıdır. Okulda işlenmiş bir suç için tüm okulu mu kapatacaksınız?

TV de bir şuç işlenince tüm yayınları mı keseceksiniz? Ne farkı var…

5651 sayılı kanun…

Hukuka uygun değildir…

Teknik olarak yasağın uygulanması imkansızdır…

Kişisel yorumlamaya açıktır…

Suçta kabahati olmayan insanlar da cezanın infazından etkilenmektedir ki bu da bir suçtur…

Nasıl bir devletiz biz? Başımız kumda ..çımız sonuna kadar açık..Deve kuşu misali..

NOT : http://www.sansuresansur.org/ sitesini ziyaret ederek ve eposta listesine üye olarak konuyla ilgili düşüncelerinizi paylaşabilir, neler yapılabileceğini görebilirsiniz.

—-

—-

Neşeli pazartesiler,
Erhan Ekici

Güney Yarım Küre, OOXML, ISO ve WTO

Sunday, September 21st, 2008

2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü (World Trade Organization) Katar’ın başkenti Doha’da üye ülkelerin bakanlarının katılımıyla “Doha Kalkınma Gündemi Müzakereleri (Doha Round)” başlığıyla bir müzakere süreci başlatmıştı. Sürecin amacı dünya serbest ticaret alanını genişletmek bir anlamda serbest ticareti ülkeler arasında daha kolay hale getirerek uluslararası ticareti genişletmekti. Süreç, müzakelerin de amacı olan “kalkınan ülkelerin ihtiyaç ve çıkarlarını birinci derecede önemseyerek serbest ticareti geliştirmek” noktasında herhangi bir ilerleme kaydedememiş olması ve aynı zamanda tam aksine gelişmiş ülkelerin lehine düzenlemeler içermesinden dolayı yoksul güney ülkelerinin engellemeleri ile karşılaştı. Ve bu tıkanıklık güney yarım küre ülkelerinin kendi aleyhlerine olan duruma onay vermemeleri sebebiyle tam 7 yıldır sürüyor. Güney, Kuzey’den daha adil öneriler bekliyor. Bu olmadığı sürecede Güney ülkeleri kendi aleyhlerine olan bu duruma izin verecek gibi de görünmüyor.

Bu noktada Güney ülkelerinin DTÖ (WTO) ‘nün yapısı ve aslında DTÖ’nün adil ve serbest bir ticaretten ziyade belirli gelişmiş ülkelerin ve çokuluslu şirketlerin çıkarlarına hizmet ettiği yönünde de eleştirileri mevcut. Tıpkı ISO süreçlerinde olduğu gibi DTÖ (WTO)’nun toplantılarında da de facto “fast track” uygulamaları oluyor. Bazı toplantılara daha hızlı bir ilerleme kaydedilebilsin diye 153 üye ülkeden sadece gelişmiş 35 ülke katılıyor. Bu durumda yine eleştirilerin hedefi.

Şimdi asıl konumuza dönelim. Takip edenlerin bildiği gibi OOXML “fast track” olarak adlandırılan ve epeyce tartışmalı bir sürecin sonunda ISO tarafından bir standart olarak kabul edildi. Yani bir dönem “ODF savaşı kazandı” nidaları atıp, özgür yazılım dünyası adına sevinirken durum hiçde umduğumuz gibi olmadı ve Microsoft doküman savaşlarının sonunda istediğini aldı ve OOXML “ISO/IEC DIS 29500, Information Technology – Office Open XML formats” başlığıyla ISO tarafından standart olarak kabul edildi. Doküman formatının ISO standartı olması “kırk cevizi birarada görmeden taş atmayan” Microsoft‘un çabalarından da anlaşılacağı gibi çok önemli bir konuydu. ( Konuyla ilgili önceki yazılar için : ODF versus OOXML, ODF versus OOXML (2), ODF versus OOXML (3) : Office Open XML’in Önlenebilir Yükselişi )

ISO’nun OOXML formatını bir standart olarak kabul etmesinin hemen ardından ise Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Venezuella ISO’nun bu kararına itiraz edip temyiz isteminde bulundu.(Four national standards bodies appeal against approval of ISO/IEC DIS 29500 , 6 Haziran 2006) Durumu görüşen ISO, itirazı üyeler arasında yeterli destek görmediği gerekçesiyle reddedip OOXML’in nihai olarak bir ISO standartı olduğunu duyurdu.(ISO and IEC members give go ahead on ISO/IEC DIS 29500, 15 Ağustos 2008 ) Bunun üzerine eylül ayının başlarında altı güney amerika ülkesi (Brezilya, Küba, Ekvador, Paraguay, Güney Afrika ve Venezuella) “CONSEGI 2008 Declaration” adıyla bir deklarasyon yayınladı. Deklarasyonun sonundaki şu ifade hemen dikkat çeken ve uzun vadede ISO türü organizasyonlar için dikkat edilmesi ve üzerinde önemle durulması gereken ifadeler barındırıyor:

“The issues which emerged over the past year have placed all of us at a difficult crossroads. Given the organisation’s inability to follow its own rules we are no longer confident that ISO/IEC will be capable of transforming itself into the open and vendor-neutral standards setting organisation which is such an urgent requirement. What is now clear is that we will have to, albeit reluctantly, re-evaluate our assessment of ISO/IEC, particularly in its relevance to our various national government interoperability frameworks. Whereas in the past it has been assumed that an ISO/IEC standard should automatically be considered for use within government, clearly this position no longer stands.”

Yani bu altı ülke daha önceden ISO’ya ve yayınladıkları standartlara güveniyor ve bu standartları kendi ülkelerinde uyguluyorlarken, bu son kararla beraber artık ISO’ya ve onun standartlarına olan güvenlerini kaybettiklerini bildiriyorlar. Bu sadece ISO için değil, Uluslar arası tüm organizasyonlar için tehlike arz eden bir durum.

Yazının başındaki Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ – WTO) Doha görüşmeleri ve güney ülkelerinin bu örgütün kararlarının kendi aleyhlerine olmasını düşünmeleri bu anlayışın ticaret alanındaki yansıması. Yine dünya üzerinde barışı sağlamak, haksız uygulamalara meydan vermemek için kurulmuş Birleşmiş Milletler (United Nations), yaptığı uygulamalar, vermesi gereken tepkileri verememesi(veto hakkını olan ülkeleri yüzünden) ve yapısal sorunlarından kaynaklı sebepler yüzünden birçok ülkenin ve dünya vatandaşlarının güvenini kaybetmiş durumda. Son olarak ise ISO. Galiba artık bu tip uluslararası organizayonların yeniden yapılanmasının zamanı gelmiş olabilir mi?

Neşeli pazarlar,

Proje Yönetimi / Özgür Proje Yönetimi ?

Wednesday, August 27th, 2008

“Önemli olan varılan nokta değil, yürünen yoldur” sözü her ne kadar bazı konular için geçerli olsa da konu proje yönetimi olunca tam anlamıyla geçerli olamıyor. Sonuçta “proje yönetimi” söz konusu olduğunda varılan nokta, üretilen ürün veya hizmet ayrı bir önem taşıyor. Ama bu durum tabi ki sadece sonuç odaklı bir anlayış demek değil. Proje yönetiminde en verimli sonuçlar yürünen yolun doğru seçildiği ve varılacak noktanın yürünen yol boyunca gözönünde bulundurulduğu durumlarda ortaya çıkıyor.

Pazar sabahının mahmurluğu içinde, uzun bir aradan sonra, günlükleri okurken sevgili Bora Güngören’in günlüğündeki “Özgür proje tamam da özgür yönetim nasıl olacak” başlıklı girdilerini okudum. Bora günlüğünde “özgür proje yönetiminin” nasıl bir şey olması gerektiğini incelemiş.

“Madem ki özgür yönetimi proje içindeki kararların ve seçilecek yolların belli bir esneklik içinde o işten sorumlu kişilere bırakıldığı bir karşılıklı güven ortamı olarak tanımlıyoruz, o zaman bu ortamı nasıl gözlemleriz nasıl yakalarız ve eksikleri nasıl görürüz bunları da takip etmek gerekli.” diyor Bora.

Belirttiği birçok noktaya katılmakla beraber benim söylemek istediğim konu biraz farklı. Yani aslında “özgür proje yönetimi” diye bir kavrama gerek var mı?

Bugün 30-40 yıllık gelişim sürecinin ardından oluşan birikim ve kurumların deneyimlerinin gözönünde bulundurulmasıyla oluşmuş ve süreç içinde kendini sürekli yenileyen gelişen ve değişen koşullara göre yeni eklemeler yapılan hemen hemen evrensel sayılabilecek “proje yönetimi” ilkelerini düşündüğümüzde bunların ihtiyaca göre tam ve eksiksiz uygulanması bize aslında “özgür proje yönetimi” dediğimiz şeyi vermez mi?

Bugün “modern yönetim teorileri”, “risk analiz methodları”, “geri besleme mekanizmaları”, “proje içi/dışı iletişim kanallarının”, “kalite anlayışının” ve “yaşam döngüsü” vb. kavramlarının ekip içinde ve proje ile alakalı olan tüm katmanları kapsayacak şekilde kullanıldığında yine özgür yönetim dediğimiz kavrama yaklaşmış olmaz mıyız?

Modern proje yönetim yöntemleri de keza “proje içindeki kararların ve yöntemlerin ekip içinde ekip ile beraber alınması” gerektiğini söylüyor. Belli bir sistem dahilinde karar mekanizmalarına katılımın kolay olması, geri beslemeler önündeki tüm engellerin kaldırılması, eleştiri/öneri yöntemlerinin ekip tarafından verimli kullanılması ve proje yöneticisinin de tüm bu mekanizmaların düzgün işlemesi için elinden gelen çabayı göstermesi ve ekip/proje içindeki iletişimin en üst seviyeye taşınması bizi olması gereken yani özgür proje yönetimine daha da yakınlaştırır.

Özgür yönetim anlayışından bahsettiğimizde “karar mekanizmalarına katılımın açık olması” kadar proje içindeki olası çatışma ve anlaşmazlıkların çözüm yönetimin de şeffaf ve taraflara kendi tezlerini sunma imkanı vermesi, karar alma durumunda ki insanların da bu kararlarda objektif, gerçekçi ve proje yararına(kamu yararını ihlal etmediği sürece) davranması gerekmektedir.

Diğer bir nokta ise geri besleme mekanizmalarının tasarlanma biçimidir. Proje yöneticisinin proje üyelerinin performansını değerlendirmesi ne kadar doğal ise, aynı methodla proje katılımcıları da (360 kuralı) proje yöneticilerinin performansını değerlendirebilmelidir.(aynı zamanda karşılıklılık ilkesi). Ki bu durum zaten modern performans değerlendirme yöntemlerinde vardır. Bu performans değerlendirmelerinin nasıl kullanılacağı ise (meritokrasi veya başka methodlar) ayrıca irdelenebilir tabi.

Sonuç olarak gelişen ve değişen koşullara en iyi ve en hızlı cevabı verebilmek, ekip çalışmasının önemini bilmek, modern yönetim anlayışlarını göz önünde bulundurmak, geri besleme mekanizmalarını tüm ekip ile beraber hazırlamak ve katılım düzeylerini arttırmak, performans değerlerdirmelerini yukarıdan-aşağıya doğru yapmak yerine 360 derece sistemiyle yapmak, eleştiri ve öneri sistemini geliştirmek ve yapılan eleştiri ve önerilerin kişisel algılanmaması bilincini arttırmak vs. gibi yönetim/performans anlayışlarını projelere uygulamak zaten “proje yönetimini” ‘nin olmazsa olmazları değil midir?

Konu içerik itibariyle oldukça geniş bu sebeple bazı konuları başlı başına incelemekte fayda var. Önümüzdeki günlerde bu konuyla ilgili birşeyler daha yazmakta fayda var.

———