İstanbul Film Festivali Notları – 1

Film izlemeyi sevmekle sinemayı sevmek aynı şey değil maalesef. Film izlemeyi sevmek vakti değerlendirmeye dairken, sinemayı sevmek hayatı değerlendirmeye dairdir. Sinemayı seven film izlerken asla telefonunu kurcalamazken, film izlemeyi seven bunda hiçbir beis görmez. Film biter, film izlemeyi seven zengin kalkışıyla gider. Sinemayı seven duygusu demlensin diye dolbi logosuna dek hint fukarası gibi bekler. Film izlemeyi seven son 10 yılda çekilmiş romantik komediden şaşmazken, sinemayı seven çamur gibi kopyadan sessiz film izler de ses etmez.” (Cem Altınsaray / Twitter).

33. İstanbul Film Festivali ve böylece de sinemaseverlerin 15 günlük film maratonu 5 Nisan cumartesi günü itibariyle başladı. İlk gün gösterilen filmlerden daha önce izlediğim veya ilk gün seanslarında izleme fırsatı bulduğum filmler ile ilgili kısa değerlendirmelerim şöyle:

 

Philomena (2013)

33. İstanbul Film Festivali’nin Akbank Gala’ları kuşağında 5 Nisan akşamı gösterilen Philomena yaşanmış gerçek bir hikayeden uyarlanmış bir film. Henüz genç bir kız iken hamile kalan ve ailesi tarafından evlatlıktan reddedilip, bir manastıra gönderilen, burada doğurduğu çocuğu manastır tarafından elinden alınıp evlatlık verilen ve çocuğunu bir daha hiç göremeyen Philomena Lee’nin gerçek öyküsü.

Philomena

Philomena

İçinde yaşadığı toplumun ahlak normları, inanç kavramı, katolik kilisesinin politikaları vb. tartışmalı konuları bünyesinde barındıran bir dram. Film, “The Lost Child of Philomena Lee“ adlı kitaptan kitabın özüne fazlasıyla sadık kalınarak uyarlanmış bir yapım. Philomena rolünde Judi Dench, gazeteci Martin rolünde ise Steve Coogan iyi bir ikili oluşturmuş ve oyunculukları ile göz dolduruyorlar. Bu yılki oscar ödüllerinde “en iyi uyarlama senaryo” dahil 4 dalda aday gösterildiğini de belirtelim.

Film boyunca “din” kavramına manastırdaki rahibelerin davranışları üzerinden (insani olarak zaten kabullenilemeyecek olan anne ile çocuğu ayırmanın yanında bunun sürekli gizlenmesi ve rahibelerin bu konuda sürekli yalan söylemesi) ağır eleştiriler yapılıyor. Din görevlilerinin yerine göre ahlak kavramını ve dini kendi amaçları doğrultusunda kullanmaları vb. ayrıntılar da düşünülünce filmin dini çevrelerde neden pek de hoş karşılanmadığını anlamak kolaylaşıyor.

İzlemeli mi?: Philomena bir “vizyon” filmi ve muhtemelen en geç mayıs ayında türkiye’de de gösterime girecek bir film. Festival programınız yoğunsa vizyonda izlemeyi tercih edebilir, festivalde nadide ve ilginç filmler ile (vizyon şansı bulamayacak ama çok güzel filmler var) programınızı doldurabilirsiniz.

 

İnfaz / Calvary (2013)

İnfaz, irlanda’nın kırsal, uzak bir kasabasında geçen ilginç bir film. Peder James, günah çıkarmaya gelen biri tarafından bir hafta sonra pazar günü sahilde öldürüleceğini öğrenir. Bizler de bu bir haftalık süre boyunca Peder James’in yaşadıklarını ve etrafındaki karanlık ile mücadelesini (veya kabullenişini) izliyoruz.

Calvary / İnfaz

Calvary / İnfaz

Filmin sinematografisi, oyunculuklar ve -bir yere kadar- kurgu gayet seyredeğer. Ama gelin görün ki filmin çok temel bir problemi var. Senaryo ve diyaloglar dahil film tam olarak ne atlatmak istediğine karar verememiş gibi duruyor. İrlanda’da kırsal alanda yaşan insanların din/toplum/ahlak kavramlarına dair gözlemler ve diyalogların yanısıra sinizm gibi felsefi/dini söylemleri de eksik etmezken günah kavramını ve bağışlayıcılık erdemini de sorguluyor. Katolik kilisesi etrafında son yıllarda özellikle medyada da kendine yer bulan çocuk istismarı, kilisenin maddi varlığı ve tüm bu sürecin iyi niyetli bir peder’e tepki olarak dönmesi vs. Bu kadar çok kavramı bir araya getirmeye çalışınca da ister istemez seyirci olarak “asıl odak neydi?” sorusunu soruyoruz kendimize. Lakin, bu soruları sorarken filmin kara mizahı da elden bırakmadığını belirtelim.

Film iyi bir açılış sahnesine sahip ve seyirci olarak bizler bu sahneyi izledikten sonra aslında olay örgüsünü az çok çıkarabiliyoruz ve filmin sonu bu anlamada seyirci için öngörülebilir olmasına rağmen –buna başarıda diyebilirsiniz- film son sahnesine kadar kendini izletmesini biliyor. Ben filmi -yukarıda belirttiğim temel problem’i bir kenara koyarak- genel olarak beğendim, iyi ve seyredeğer bir film.

Son bir not olarak’da 2011 yapımı “The Guard” dan sonra “Calvary” Michael McDonagh’ın ikinci yönetmenlik denemesi. “The Guard” ve “Calvary” i beraber düşününce yönetmen Michael McDonagh’ın sıradaki filmini beklemek için yeterince nedenimiz var demektir.

İzlemeli mi?:  Filmin hem oyunculuklar hem de sinematografisi gayet başarılı. Kara mizah unsurlarıyla beraber de düşününce –senaryodaki temel probleme rağmen- seyredeğer bir film. Vizyon şansı bulması çok zor olduğundan bence festival programınızda mutlaka yer alması gereken bir film.

 

El Critico / Film Eleştirmeni / The Critic (2014)

Festivalin “antidepresan” bölümünden programıma dahil ettiğim bir film “The Critic”.

El Critico / Film Eleştirmeni

El Critico / Film Eleştirmeni

Karamsar bir film eleştirmeninin kariyeri boyunca hep eleştirdiği romantik komedi klişelerine gerçek hayatta teslim olmasının mizahi hikayesi. Kısaca “bir antidepresan”. Film hakkında kısaca şunu söyleyebilirim; eksikleri olmasına rağmen klasik holivud romantik komedilerinden her halükarda daha iyi bir film.

İzlemeli mi?:  Romantik komedi filmlerinden hoşlanıyor ama holivudun romantik film klişelerinden bıktıysanız bu film klişelerle dalga geçerken aynı klişelerin film içinde ilginç şekilde yer alması ile ilginizi çekecektir.

Keyifli seyirler,  neşeli günler!

Tags: , , , , , , ,

Yorum yap