Bir “Kadınsız Romancı” ya da Söz’ün Efendisi – 2

Türk edebiyatında oldukça yeni, farklı bir dil ve içerikle romanlar yazan ve son dönemde hemen her edebiyat  okurunun adını işittiği Anar hakkında blog yazmaya devam.

İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün

İhsan Oktay Anar

Konu bir yazarı ve bir romanı okur gözüyle incelemek, genel olarak yazarın özel olarak da romanının dilini, üslubunu değerlendirmek, romanının kurgusunu, olayların geçtiği dönemlerin ve olayların tarihsel veya toplumsal zeminlerini incelemek olunca ve de aynı zamanda yazar İhsan Oktay Anar gibi dili kendine özgü ve farklı, romanları da bilinen roman kalıplarının ve özelliklerinin dışında eserler olunca bu işin nasıl da zor ve altından kalkmanın imkansız olduğunu görüyorum. O yüzden bu blog yazısında iddiam ne bir “edebiyat eleştirisi” yapmak ne de edebi sınırlarda bir de değerlendirme yazısı yazmak , ki haddime de değil. Sade ve sıradan bir okur olarak, altı romanlık mini Anar külliyatını okuduktan sonra bu yazarın ve eserlerinin ben de oluşturduğu izlenimi, hakkında okuduklarımla birleştirip birşeyler karalamak günlüğe. Bu uzun açıklamın ardından konuya yani İhsan Oktay Anar ve romanlarına dönelim.

İlk blog yazısında İhsan Oktay Anar’ın ve eserlerinin hangi kategoride eserler olduğuna (hani toplum olarak herkesi sınıflandırmayı, herşeyi de kategorize etmeyi çok seviyoruz ya) bakmış ve şurda bırakmıştık:

Postmodernist edebiyata girmek gibi bir kaygım hiç olmadı. (İhsan Oktay Anar)”.

Her ne kadar bir kısım eleştirmen ve okur Anar’ın romanlarını postmodern olarak nitelese de kendisi aynı fikirde değil. Tabi bu durum Anar’ın romanlarında postmodernist öğeler olmadığı anlamına da gelmiyor, ki romanlarında “üstkurmaca” tekniği kendini gayet açık bir şekilde belli ediyor zaten. Ve evet modernist öğelerle yazılmış metinler de değiller. Ama romanlarının tamamına bakıldığında bu kalıpsal tanımlamanın çok dar olduğu ve bu sınırlamanın anlamsız olduğu görülecektir.

Sınıflandırma kısmına sonra devam ederiz. Biraz sınırlı ve az sayıda verdiği röportaj ve demeçlere bakalım ki nasıl bir yazar olduğunu görebilelim.

Mesela kendisini nasıl tanımladığı sorusuna Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki’nde şu cevabı veriyor:

“Kimliksiz biri olduğumu düşünüyorum. Ressam, mühendis, tarihçi kimliklerine sıkışıp kalmak istemem. Hatta yazar kimliğine de… Sadece yazıyorum o kadar. Resim yapabilir ve postra’da oynayabilirim. Borges’in söylemeye çalıştığı gibi ‘bir insan hem herkes, hem de hiçbiridir’. Ben bir ‘joker’im yani bazı iskambil oyunlarında her kartın yerine geçen bir kart gibi, kelimenin diğer anlamıyla da ‘joker’ yani ‘şaka’cıyım.”  (Cumhuriyet Gazetesi, Pazar Eki, 07/01/2001)

Kendisini veya yaptığı işi herhangi başka bir işten üstün tutmayan ve yazarlığı bir çok kesim tarafından türk edebiyatı içinde şimdiye kadar görülmemiş bir farklılık ve yenilik içeren bir insanın kendi yazarlığına bu kadar mesafeli durması ve farklı bir “mütevazilik” sergilemesi, bu “popülarite merakı” çağında onu çağdaşlarından ayıran önemli bir özellik.

Keza yine yazım üslübuna bakıldığında, edebiyat eleştirmeni Semih Gümüş’e yazma tekniği konusunda şunları söylüyor:

“Metodik değilim ve bu sıradışı romanları bir yol, yöntem izleyerek yazmıyorum”. (kaynak: notos öykü, sayı 30)

Okurların ve kitap meraklıların hangi kitapları okumasını önerdiği sorusuna:

“Öncelikle benim kitaplarımı değil. Kemal Tahir’i, Yaşar Kemal’i, Sait Faik’i ve klasikleri okumasını tavsiye ederim” (kaynak: notos öykü, sayı 30)

Suskunlar

Suskunlar

Şimdi biraz bu genel profili geride bırakıp neler yazdığına bakalım. İlk bakışta tarihsel romanlar yazdığı, osmanlıca ağırlıklı bir dil kullandığı ve tarihi gerçeklerde içeren eski zaman masalları anlattığı yönünde bir yaygın görüş var ki aslında pek de temeli olmayan bir görüş. Şöyle ki her ne kadar yazımında yani dilinde eski sözcükler olsa sa İhsan Oktay Anar eski dil ile yazan bir yazar değil ama romanlarının dili eski sözcükler ve günümüz türkçesi ile harmanlanmış kendine özgü ve farklı bir dil. Bu farklılık bir yanıyla bazı okurlar için “okunması zor yazar” yapabiliyor onu. Ama yine ilginç bir şekilde metinde anlaşılması zor veya anlamı bilinmeyen onlarca söz ile karşılaşmamıza rağmen bu okumayı sekteye uğratmaktan ziyade metni okurlar için biraz “büyülü” hale getiren, ilgi çekici bir durum yaratan bir etki yapıyor.

Bunun yanında dil öğesini romanlarında anlattığı içerikten farklı düşünemeyiz. Eski sözcüklerle günümüz türkçe’sinin harmanlandığı kendine has farklı bir dil, doğu masallarından ve anlatılardan faydalanarak binbir özen ve birikimle yaratılmış farklı bir düş dünyası ve gerçek dünya, tüm bunların üzerine de ruhsal ve derin betimlemelerle yaratılmış roman karakterleri yerine olaylara odaklanmış ve olayların el verdiği ölçüde betimlemesi yaratılmış karakterler. Olayların akışı aslında Anar romancılığının ana iskeletini oluşturuyor. Bu durum en başarılı romanı sayılan “Puslu Kıtalar Atlası” nda, denizcilik ve  gemicilik ayrıntılarıyla dolu “Amat” romanında da veya yine (bana göre) en başarılı romanlarından sayılabilecek “Suskunlar” da da böyle.

Amat

Amat

Romanlarının genelde 17. yy vb. gibi eski zamanlarda geçmesi (istisna : “Yedinci Gün” ün 1900’lü yılların başından cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan bir roman), masal, risale ve rivayet dilini ağırlıklı ve ustaca kullanması, kurgu anlamında alıştığımız bildiğimiz yerli yazarlar içinde en zekice ve başarılı kurguları oluşturması ve tabulara ve gerçek bilinen kavramlara bazen alenen ve bazen de alt metinde gizli müstehzi bir yaklaşım ve mizah ile yaklaşmasına fakat aynı zamanda da okuyucuya gerçek ile düş harmanından başka bir dünya sunabiliyor olması tüm bunların yanında okuyucuya akıcı bir metin sunabilmesi de ancak bu olay odaklı, masalsı ve kendine has “özel dil” ile mümkün olabilirdi gibi geliyor.

İlginç bir nokta da Anar romanlarını okurken gerek yukarıdaki paragrafta söylediğim unsurlar gerekse metnin içinde kullanılan kurgu teknikleri okuyucunun hep metin ile kendisi arasına bir mesafe koyması sonucunu getiriyor. Biz okuyucular olarak bazı ufak istisnalar dışında Anar romanlarının hiçbir karakteriyle kendimizi özdeşleştiremiyoruz (ki bu benim şahsen çok sevdiğim bir şey). Ne “Puslu Kıtalar Atlası’ nın Uzun İhsanı, ne “Suskunlar”ın Davut veya Eflatun’u,  ne “Amat” ın kaptanı, ne de “Yedinci Gün” ün İhsan Sait veya Ali İhsan’ı ile özdeşleşmiyoruz. Metin ile okuyucu arasındaki bu mesafe ilginç bir şekilde hem metindeki mizahı yakalamak hem de masal aleminin büyüsüne hepten kapılmamak için güzel bir yol sunuyor.

Tüm bunların dışında şimdiye kadar yayımlanmış altı romanlık mini külliyata baktığımızda Anar’ın bu dili ve bu motifleri her defasında bu kadar başarılı kullanıp kullanamayacağı veya bir noktadan sonra okurların içerik olarak farklı ama kurgusal yön ve dil olarak birbirini andıran bu yapıtlardan sıkılma tehlikesi de var. İşte bu yüzden acaba Anar bir gün “güncel” veya “yakın tarih” odaklı bir romanda yazar mı diye merak etmiyor değildim. Merakım bugün Habertürk gazetesinde Kürşad Oğuz’un Anar ile yaptığı röportajla giderildi (Röportaj içeriği gayet güzel ama sayın Kürşad veya sayfa editörü bulunabilecek en kötü, en amatör başlığı tercih etmiş maalesef) :

Röportaj’dan: Adnan Menderes’in asıldığı duruşma tutanaklarının kopyalarını bulmuş. Buradan yola çıkarak Deniz Gezmiş, Talat Paşa ve Adnan Menderes’li bir roman tasarlıyor.” (http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/774884-pkkya-karsi-kuzey-irakta-savasti)

Puslu Kıtalar Atlası

Puslu Kıtalar Atlası

Aslında Anar romanları, karakterleri, yazım dili, kurgu dünyası vb. üzerine daha tonlarca şey söylemek gerekiyor ama bir blog yazısı ile bunların hepsine değinme imkanı maalesef yok ve bu twitter / mikroblog çağında kimselerde bu kadar uzun yazıları okumuyor, okuyamıyor. Dolayısıyla İhsan Oktay Anar ve romanları hakkındaki bu genel yazıya burada bir nokta koyalım. Üstelik daha son romanı “Yedinci Gün” hakkında hiç birşey söyleyemedim. Anar hakkındaki son blog yazımı “Yedinci Gün” üzerine bu hafta içinde yazmayı umuyorum. Noktayı koyarken toplayalım:

İster modernist deyin, ister postmodernist, ister masal anlatıcısı, eski dil delisi deyin, ister romanlarını gerçeküstü diye niteleyin isterseniz “fantastik”, ister “tarihi romanlar” deyin romanlarına ama bir gerçek var ki bu kalıpların ötesinde farklı bir yazar ve farklı romanlarla ile karşı karşıyayız ve hem dil de hem kurgu da hem de “roman” sınırları açısından baktığımızda yeni ve daha önce görmediğimiz romanlarla karşı karşıyayız ki bu durum okur için de edebiyatımız için de gayet güzel bir durum.

“Yedinci Gün” romanı hakkındaki blog yazısını umarım 3-4 güne yazarım.

Neşeli pazartesiler,

Tags: , , , , , , ,

Yorum yap