Archive for September, 2012

sakıncalı bir yönetmen – ken loach

Sunday, September 23rd, 2012

Bundan yaklaşık 13-14 yıl önce, henüz daha tıfıl bir üniversite öğrencisiyken, soğuk bir şubat-mart döneminde istiklal caddesinde aylak aylak yürürken –yanlış hatırlamıyorsam- beyoğlu sinemasının önünde afişine gözüm ilişmişti. İlgimi çekmiş, girip ilk seansa bilet alıp dalmıştım içeri. “My name is Joe” yu izleyecektim. İzledim de, film  siyah-beyaz kolaycılığına kaçmadan, hayatın bazen ne kadar da gri alanları olduğunu, karamsar ama bir o kadar da zengin bir dram şeklinde,  sade ama bir o kadar da gerçekçi bir dil ile anlatıyordu.

Glasgow’un göbeğinde, kurulu düzenin dışında kalmış, başka bir hayatın seçenek olarak bile varolmadığı, şiddet, uyuşturucu ve işssizlik ile örülü bir dünya da çetrefil bir aşk öyküsüydü “Benim Adım Joe / May Name is Joe”.

My Name is Joe

My Name is Joe

Ahh, kusura bakma n’olursun, ama biliyorsun ben senin cici bici, düzenli ve parlak dünyanda yaşamıyorum. Senin de bildiğin gibi, kimimiz polise gideriz, kimimiz kredi almaya bankaya, kimimiz de evini toplayıp s.ktir olur gider burdan. Kimimizin seçme şansı yoktur, benim hiç şansım olmadı.” der Joe, Sarah’a.

Filmden çıktım, karamsar, kasvetli bir dramdı ama hayatın gerçekliğini gerek örgüsüyle gerekse de oyunculuklar ile o kadar iyi yansıtıyordu ki, o gün yönetmenin adı aklımın bir yerine kazındı: Ken Loach.

Sonra bulabildiğim filmlerini izlemeye başladım; Kerkenez (Kes), Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom), Carla’nın Şarkısı (Carla’s Song), Özgürlük Rüzgarı (The Wind That Shakes the Barley), Duygudan da Öte (Ae Fond Kiss…), Ekmek ve Güller (Bread and Roses), 11 Eylül (September 11 – UK segment) vs.

Böyle tanıştım bu müzmin muhalif, bu mütevazi ingiliz yönetmenle.

Ken Loach

Ken Loach

Ken Loach, toplumsal sorunları, politik çelişkileri ve işsiz / yoksul kesimleri ve bunların durumlarını anlatır ve bunları anlatırken bu toplumsal sorunların da yoksulluğun da “kaderin cilvesi” olmadığını özellikle belirtir. Filmlerinde bunu yaparken de ne kuru propagandaya sığınır ne de sloganvari davranır. Sinemanın sunduğu tüm olanakları kullanır, mizahı eksik etmez, şiirsel bir dil kullanır ve son derece gerçekçi son derece insani öyküler sunar bize. Bunları sunarken nasıl anlattığının yanı sıra neyi anlattığının önemli olduğunu hissettirir.

Neo-liberalizm’e karşı bu politikaların altında ezilen alt sınıflara ve sosyal politikalara ağırlık verir, Thatcher’in neo-liberal politikaları altında ezilen işci sınıfının yanında saf tutar, irlanda’da britanya tarafından yürütülen kirli savaşı afişe eder, tavrını insanlıktan yana koyar, ispanya iç savaşında faşizme karşı mücadele eden cumhuriyetçileri anlatır, Nikaragua’da CIA destekli kontro terörü teşhir eder, A.B.D’deki 11 Eylül saldırılarını ve  terörü lanetlerken A.B.D nin dünyanın dört bir yanında uyguladığı terörü göstermekten çekinmez, islamofobi yükselirken bir aşk öyküsü etrafında önyargıları sorgulamaktan geri durmaz. Kısaca haksızlığa uğramışların, ezilmişlerin, sessizlerin, yolsulların sesi olurken ülkesindeki “nahoş” öyküler anlattığı eleştirilerine aldırmaz ve bu “nahoş” öyküleri sayesinde Avrupa’da ve başka ülkelerde geniş bir hayran kitlesi oluşturur.

Ülke ve Özgürlük (1995)

Ülke ve Özgürlük (1995)

Ken Loach, sinemasının temellerini toplumsal gerçekçi bir zemine oturtup tüm sinema hayatı boyunca işcilerin, ötekileştirilmişlerin, sessizlerin ve ezilmişlerin sesi oldu. Sinemasının en önemli unsuru daima gerçekçilik ve politik temeller oldu. 40 küsur yılı geçen sinema hayatında demokrasisiyle övünen Birleşik Krallıkta filmleri, belgeselleri sansürlendi, MI5’in hakkında “sakıncalı solcu” raporları hazırladığı günleri de gördü. Sansür ve dışlanma o boyutlara ulaştı ki yedi yıl boyunca düzgün bir film çekmesi, destek bulması mümkün olmadı. Gün geldi, filmleri Cannes Film festivalinde ayakta alkışlandı, yurtdışında sayısız ödül alıp, filmleri BBC’de gösterildi, defalarca İngiliz Bağımsız Sinema ödülünde ya en iyi yönetmen ya da en iyi film ödülleri aldı, gün geldi ingiliz sinemasının yaşayan en önemli yönetmenlerinden sayıldı.

Gerek uğradığı ilk sansür olması gerekse Loach’ın duruşunu göstermesi açısından Save the Children (Çocukları Kurtarma Fonu) için çektiği “Siyah ve Beyaz (Black and White) belgeseli hakkında şu anekdotu paylaşmakta fayda var. Britanya ve Afrika’daki faaliyetlerini yaygınlaştırmaya çalışan Save the Children (Çocukları Kurtarma Fonu) Loach’a bir belgesel ısmarlar. Loach belgeseli Kenya ve Uganda’da çeker ve tamamlar ama belgesel asla yayınlanmaz. Ken Loach bu durum hakkında şöyle diyecektir:

ilk başta ben sanmıştım ki bu fonla hayırlı bir iş yapılıyor, çocuklar kurtarılıyor. Ama işin içine girince bir de baktık, belli bir tabakadan siyah çocukları Kenya’lı işadamlarıyla işbirliği halinde eğitmekle uğraşıyorlar; bunlarla yeni Kenya’nın yeni orta sınıfını ve devlet memurlarını ingiliz tarzında eğiterek, disipline ederek oluşturacaklar. Eğitimin yapıldığı okulun müdürünün Mau Mau isyanı sırasında en çok insan öldüren adam olduğu yönünde söylentiler de vardı. Orada görevli amarikalı siyah bir öğretmen tüm bunların yeni sömürgecilikten başka bir şey olmadığını söylüyordu. Bütün bunları anlattık tabii filmde. Save the Children küplere bindi. Film gösterilmedi.” (Kaynak: “Ken Loach ve Filmleri: Hangi Taraftasınız?”, Antony Hayward, Agora Kitaplığı)

Sansürden, parasızlığa, dibe vurmaktan göklere çıkarılmaya kadar her türlü olayla örülmüş yaşamında sanatından ve fikirlerinden ödün vermeden sanatını yapmaya devam etti.

BBC’de yönetmenlik yaptığı dönemde ingiliz dramalarına getirdiği farklı bakış ve dış çekim görüntüleri (BBC’de o dönem hemen hemen tüm çekimler stüdyo ortamında yapılmaktaydı) gerçekliğe olan tutkusunun sonucuydu. Film yapmak için sanatsal sebepler kadar politik sebeplerin de olması gerektiğine daha en başlarda inanmıştı. BBC için çekilen “Cathy Come Home (1968)” dramasında kişisel bir trajediyi toplumsal bağlamına oturtuyor ve ülke çapında konut sorunu, evsizler ve bölünen aileler konusunda sert tartışmaları ateşliyordu. Ama Ken Loach bununla yetinmiyor ve film hakkında şöyle diyordu;

Bir daha böyle bir film yapacak olursak, bir şekilde arsa spekülasyonunu, inşaat sektörünü ve bunların ardındaki sermayeyi ele almalıyız. Yoksa gerçek anlamda bir şeyleri sorgulamış falan olmuyorsunuz ki.” (Kaynak: “Ken Loach ve Filmleri: Hangi Taraftasınız?”, Antony Hayward, Agora Kitaplığı)

Kerkenez (Kes / 1969)

Kerkenez (Kes / 1969)

1969 yılında çektiği televizyon filmi Kerkenez, ingiliz eğitim sisteminin keskin bir eleştirisidir ve yönetmenle aynı politik görüşte olmayan muhafazar film eleştirmenleri tarafından bile ingiliz eğitim sistemi hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri sayılmıştır.

Yönetmenliğin belirli kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğu, senaryoların hemen hemen harfiyen takip edildiği ve çekimlerin ağırlıklı olarak stüdyolarda yapıldığı bir dönemde, BBC’den yetişme Ken Loach tüm bunlara meydan okur. Oyuncularının doğaçlama yapmasına özel önem veren, bu sebeple de senaryoya bağlı kalmayan, stüdyo çekimleri yerine o ağır kameraları sokaklara taşıtan, filmleri gerçek ortamlarında çeken farklı bir profil çizer. Senaryo’ya bağlı kalmak konusunda şöyle diyecektir:

Senaryoya harfi harfine bağlı kalmak, deli gömleği giymek gibi bir şeydi bana göre, üstelik yapay da buluyordum bunu.” (Kaynak: “Ken Loach ve Filmleri: Hangi Taraftasınız?”, Antony Hayward, Agora Kitaplığı)

Oyuncularından doğaçlama performans bekler, genelde amatör oyuncularla veya daha önce oyunculuk tecrübesi az olan/olmayanlarla çalışmayı tercih eder. Buradaki kıstası bellidir, oyuncularında mizah, keskinlik ve spontanelik arar. Bu aynı zamanda filmlerinde göstermeye çalıştığı gerçekçiliğin oluşması için önkoşuldur Loach’a göre.

The Angel's Share (2012)

The Angel’s Share

Oyuncularla kurduğu diyalaog, onlardan en üst seviyede verim alma, yönlendirme ve film ekibi ile bütünleşme anlamında çok başarılıdır Loach. The Magdelena Sisters’in yönetmeni ve “My Name is Joe” filmininin Joe’su Peter Mullan, yıllar sonra başka bir oyuncuya şöyle diyecektir Ken Loach hakkında: “Bir daha asla böyle bir yönetmenle çalışamazsın. Tek kelimeyle muhteşem bir yönetmen.

1960’larda BBC’de başlayan sinema yolculuğuna 40 küsur yıldır devam ediyor Ken Loach. Bu 40 küsur yılda dünyada ve sinemada çok şey değişti belki ama o hem sinema anlayışında hem de duruşunda hala keskin, hala hümanist ve hala politik. Kıta Avrupasın’da ve Britanya’da bir çok yönetmen biraz ünlü olup kapağı Holywood’a atmaya çalışırken o Holywood’a ve onun temsil ettiği sinema anlayışına asla yüz vermedi. Popüler olmak gibi bir derdi olmadı. Bağımsız sinema yapmak, insani ve toplumsal sorunları dile getirmek ve toplumdan kopmamış bir sanat anlayışını devam ettirmek dışında bir endişesi olmayan bir sinema emekçisi Ken Loach.

Ken Loach İstanbul’lu sinemaseverlerin karşısına Filmekimi 2012 programında yer alan son filmi “Meleklerin Payı / The Angels’ Share” bir kez daha çıkmaya hazırlanıyor.

Ken Loach ve onun sineması hakkında daha fazla bilgi almak isteyenlere Agorakitaplığı’ndan yayınlanan Antony Hayward’ın iyi bir araştırma ve yönetmenle yaptığı röportajlar sonucu yazdığı “Ken Loach ve Filmleri: Hangi Taraftasınız?” kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Bir sonraki günlük yazısında yönetmenin son filmine biraz yakından bakacağız.

Neşeli pazartesileri

.