Archive for June, 2010

Güney Lübnan – Sidon ya da Sayda

Thursday, June 17th, 2010
SIDON'S SEA CASTLE

Sidon Deniz Kalesi / Sidon's Sea Castle

Beyrut’un yaklaşık 50 kilometre güneyine, Lübnan’ın üçüncü en büyük şehri olan, Akdeniz kıyısına kurulmuş Sidon’a doğru yola çıktık. Beyrut’un güneyi ve devam eden bazı bölgeler tamamen hizbullah kontrolündeki yerler. Ufak bir mola verip, birkaç fotoğraf çekmek için duruyoruz bu yerlerden birinde. Gerek fotoğraf makinası gerekse yabancı olmamız sebebiyle hem şoförümüz olan hem de orada bize rehberlik eden Ömer bölgenin tehlikeli olduğunu ve fotoğraf faslını kısa tutmamız konusunda uyarıyor bizi.

Ölüm

Ölüm

Hemen hemen her duvarda bir portre ve her dükkanda bir lider portresi asılı. Yol boyunca çoğu elektrik direğinin üzerinde kocaman kocaman portreler göze çarpıyor, son savaşta hizbullah adına savaşıp ölenlerin resimleri bunlar. Bir an insan kendini açık hava mezarlığında ölülerle beraber yürüyor gibi hissediyor. Yaşamanın değil ölmenin kutsal sayıldığı, yaşatmanın değil öldürmenin geçer akçe olduğu ve “kahraman olmanın” bir diğer anlamının “ölmek” olduğu bir coğrafya burası. Ölüm her adım başı kutsanırken portrelerle, yeni ölüler aranıyor sokaklarda…

Sidon Beyrut’un güneyine düşen ve Lübnan’ın üçüncü büyük şehri olan bir kıyı şehri. Fenikelilerden, Asurlulara, Babillilerden Helenlere, Romalılardan Pers imparatorluğu’na, Memlüklerden Osmanlı’ya kadar bir çok devletin yönetimi altında bulunmuş, birkaç kez yerle bir edilmiş (sonuncusu Moğol istilası) bir yerleşim yeri. Sidon ismi Fenikelilerden kalma ama Arapça ve Türkçe’de şehrin ismi Sayda.

Denizcilik ve balıkçılık ekonominin ana unsuru olmuş hep. Balıkçılık demişken iç savaşa dair şu anekdotu da paylaşalım.

Lübnan iç savaşının (1975-1990) nasıl ve neden başladığı kimsenin tam olarak anlamadığı bir şey olsa da nedenler konusundaki tartışmada Sidon şehrinin de bir yeri var. Lübnan iç savaşına giden süreçte Sidon şehrindeki bir olay iç savaşın da fitilini ateşleyen olaylar arasında. 1975 yılında hükümetin Lübnan sahillerinde balıkçılık ve avlanma konusunda bir şirkete tanıdığı geniş haklar ana geçim kaynağı balıkçılık olan Sidonluların tepkisini çekmiş. Tepkiler sokak gösterilerine dönüştüğünde ise olanlar olmuş. Gösterilere liderlik eden zamanın Sidon şehri belediye başkanı Maaruf Saad’ın Lübnan ordusunun açtığı ateşte yaralanıp daha sonra da ölmesi bir dizi şiddet olayını beraberinde getirir.* Takip eden aylarda da diğer şehirlerdeki şiddet olaylarıyla beraber artık tam 15 yıl boyunca devam edecek olan Lübnan İç Savaşı başlamıştır.(* Political Leaders of the Contemporary Middle East and North Africa: A Biographical Dictionary, Bernard Reich, 1990)

ben

ben

Sidon Kalesi

Sidon Kalesi

Sidon şehrinde hemen sahilde göze çarpacak tarihi bir yapı var. Sidon deniz kalesi (Sidon’s sea castle). 1228 yılında haçlı seferleri sırasında haçlılarca yapılmış bir kale. Kale inşa edilmeden önce aynı alanda Fenikelilerin Melkart tapınağının yıkıntıları varmış. (Melkart -ingilizce Melqart Fenikelilerin güneş tanrısı). Kale bir ada üzerine kurulup bir geçit ile anakaraya bağlanmış durumda. İlk geçit haçlı seferleri sırasında yapılmış olmasına karşın şu an hala kullanılan geçit restore edilmiş hali. Kule ve ana giriş dışında çok da sağlam kalmış bir yapı değil ama yaklaşık 800 yıllık bir tarihin üzerinden Akdenizi izlemek güzel.

Ziri Adası

Ziri Adası

Kalenin hemen 1-1.5km açıklarında ise Ziri adası var. Ziri adası uzunlamasına ve ince bir ada. Eski zamanlarda sidon limanı için dalgakıran görevi yaptığı söyleniyor. Kale üzerinden baktığımızda genelde insanlar o civarda yüzüyordu.  Yerel halkın genelde piknik yapmak veya yüzmek için kullandığı ufacık bir ada. Adaya ulaşmak için bir bota binmek yetiyor ama ada bize çok cazip gelmediğinden olsa gerek sadece uzaktan bakmakla yetindik.

Bunların dışında hemen kalenin karşısında şehrin çarşısı başlıyor. Kalabalık, ufacık yüzlerce dükkandan oluşan çok da bakımlı olmayan bir yer. Trafik, insanlar, elektrik kabloları herşey içiçe, kalabalık, dar.  Hengamenin eksik olmadığı bir yer çarşı/pazar alanı.

Kaleden Görünüm

Kaleden Görünüm

Çarşı içi

Çarşı içi

Birşeyler satan bir teyze

Birşeyler satan bir teyze

Refik Hariri Posteri

Refik Hariri

Duvarlarda -Lübnan’ın birçok yerinde olduğu gibi- dev Refik Hariri -Lübnan’ın eski başbakanlarından, 2005′te bombalı bir suikaste kurban gitti- resimleri olmasının bir nedeni ise Hariri’nin doğum yerinin Sidon kenti olması.

Nahr al-Kalb Vadisi ve Jeita Grotto

Eğer bir gün yolunuz Beyrut’a düşerse, Beyrut’un kuzeyinden yaklaşık 18 km’lik bir yol katederek ulaşabileceğiniz Nahr al-Kalb Valley yani Köpek Nehri vadisini mutlaka ziyaret edin. Çünkü bu bölge aynı zamanda Lübnan’ın en önemli doğal güzelliklerinden olan “Jeita Grotto” mağaralarına da ev sahipliği yapıyor. Jeita Grotto kabaca iki bölümden (alt ve üst mağara) oluşan ve yazılı tarih öncesi evrede de yerleşim izleri barındıran tamamen doğal yollardan oluşmuş, sarkıtlar, dikitler, sütunlar ve erimiş ve çeşitli biçimler almış kayalar ve bir de yeraltı nehrinden oluşan devasa bir mağara.

Jeita Grotto - Giriş

Jeita Grotto - Giriş

Nahr al-Kalb Vadisi

Nahr al-Kalb Vadisi

-

Taş Duvarda Aşk

The Guardian of Time

The Guardian of Time

Jeoloji bilgim sınırlı olduğundan ne tür malzemenin ve ne gibi olayların bu harika mağarayı oluşturduğunu anlatabilmem pek mümkün değil ama şunu da belirtmek gerekir ki bu mağara dünyanın yeni yedi doğal harikası (New Seven Wonders of Nature) için finale kalmış 28 yerden biri. Alt mağara bir nehre de ev sahipliği yaptığından(bu nehir aynı zamanda Beyrut’un temiz su kaynaklarından birini oluşturuyor) dolayı orayı gezmek ancak ve ancak botla mümkün. Gönül bu harika mağaradan çekilmiş fotoğrafları da burada paylaşmayı arzu eder di ama ne yazık ki kurallar gereği fotoğraf çekimi yasak ve girişte fotoğraf makinamızı dışarda bırakmak zorunda kaldık. Jeita Grotto ile ilgili resimlere ve diğer bilgilere http://www.jeitagrotto.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Şanslı güvercin

Şanslı güvercin

Gelecek yazıda Kuzey Lübnan şehirleri Byblos ve Tripoli yazısı ile -ve zaman olursa Beiteddine şehri üzerine yazarak- devam edelim…

Bir sonraki günlük yazısına kadar, hepimizin yandaki güvercin kadar şanslı olması dileğiyle…

beyrut – hep yıkılan şehir (3)

Sunday, June 13th, 2010

Harissa Tepesinden Kuş Bakışı BeyrutGerek yabancıların gözünde gerekse o bölgenin insanlarının gözünde Beyrut aynı anda hem güzel hem de çirkin olabilen, hem moderni hem gelenekseli aynı anda içinde barındırabilen, ortadoğu’nun en batısında, batının en doğusunda kalmış, akdenizin engin sularına şöyle bir burnunu uzatmış, uzatıp da bir çıkıntı yapmış ve o çıkıntının üzerine kurulup akdenizi seyre dalmış küçük bir şehir.

Beyrut üzerine yazılan ya da konuşulanların bir bölümü ortadoğu’nun acı olaylarına tanıklık etmiş Sabra ve Şatila olayları üzerine, -oralarda yaşayanlar dışında, ki bugünlerde kimse artık onları konuşmuyor- diğer bir kısmı ise bu ufacık şehrin coğrafi küçüklüğünden beklenmeyecek derecede acımasız, karmaşık ve her an sarsılacakmış ve eğer sarsılırsa da hemen yıkılacakmış gibi duran siyasi ve politik dengeleri üzerine. Bu nispeten kısa sayılan Lübnan ziyaretinde haddimizi aşarak Lübnan iç politikası üzerine ahkam kesecek veya derin siyasi analizler yapacak değiliz. Onlar -belki- bir başka Beyrut ziyaretine kalacak.

Parlamento Meydanı Beyrut’u birgün ziyaret ederseniz karşınızda ne bulacağınızı asla bilemezsiniz. Savaşların sürekli değiştirdiği bir şehir orası. Savaşların ve bombaların yıktığı şehir merkezini -dowtown- baştan yıkıp, tekrar inşa etmek kolay olmasa da bunu esrarengiz bir suikaste kurban giden zamanın başbakanı Refik Hariri yapmış. Bugün “Parlemento Meydanı” denilen alan ve çevresindeki tüm binalar bu yeniden yapılanma süreci sonunda oluşmuş. Bu yeniden yapılanma süreci bir kısım Lübnan’lıyı memnun etse de süreç içinde tarihi dokunun yok edildiğini, talan edildiğini iddia edenlerin muhalefeti de eksik olmamış.

Beyrut sokaklarını gezerken bir tarafıyla lüks binaların, tertemiz sokakların ve son model arabaların dolaştığı bir şehir göreceksiniz. Biraz ilerlediğinizde veya başka bir mahalle veya bölgeye geldiğinizde ise az önce gördüğünüz şehir ile şimdi gördüğünüz şehrin aynı ülkenin ve aynı kentin içinde olduğuna inanmakta güçlük çekeceksiniz. Bu derin farklılık o kadar keskin ve bir o kadar iç burkucu ki. Bunu iç savaşın bazı bölgelere hiç dokunmamış olmasına da bağlayabilirsiniz, dokunulan bölgelerin (bombalarla) belirgin bir biçimde seçilmiş olmasına da. Bu aynı zamanda o bölgede politik gücü kimin elinde tuttuğuyla da birebir ilişkili bir durum, bir beyrut gerçeği. Hani bir yanıyla Beyrut için “doğu’nun parisi” derler ya diğer yanıyla da galiba “dünyanın varoşu” oralar.

Hamra, Achrafieh ve Gemmayzeh

Hamra1Beyrut şehir merkezinin yanında Hamra, Achrafieh, Monot, Gemmayzeh ve Vernun bölgelerinden oluşan bir yer. Bunlardan Verdun bölgesini görme veya ziyaret etme şansımız olmadı. Kaldığımız bölge Hamra ise iç savaş öncesi şehrin kalbi sayılmışsa da, bugünlerde bu ünvanını Achrafieh, Gemmayzeh ve yeni yapılan şehir merkezine kaptırmış bir yer. Dikkati çeken diğer bir nokta hala da Fransız etkisinin günlük yaşamda hissedilir oranda olması.

Şehri tepeden gören ve gün batımını Beyrut’u kuş bakışı izleyerek karşılamak isteyenler için Harissa Manazer Restauranttepesine çıkarken -ki Harissa tepesi şehrin katolik sakinlerinin inanç merkezi aynı zamanda- yol üzerinde Manazer Restoranında bir yemek molası vermek ve birşeyler içmek hoş olacaktır. Harissa tepesi Beyrut’un yaklaşık 20-25 km kuzeyinde yer alan ve yine yaklaşık 600 küsur metre yüksekliğinde bir yer ve bu yükseklikten hem günbatımını, hem Akdeniz’i, hem de kuş bakışı Beyrut şehrini izlemek mümkün.

Beyrut şehir merkezi, Hamra bölgesi ve ardından Harissa tepesinde gün batımı izlendikten sonra eğer haftasonu ise Gemmayzeh bölgesini görmek ve şehrin gece hayatı hakkında da fikir edinmek mümkün. Gemmayzeh bölgesi, Monot bölgesi ile beraber şehrin gözde mekanlarından.

Korniş ve Güvercin Mağarası

The Pigeon GrottosŞehrin diğer bir noktası ise deniz kenarındaki Korniş (Corniche) bölgesi ve buradaki Güvercin Mağarası. Güvercin mağarası çok ilginç bir yapı olmasa da Korniş bölgesi hem yürümek hem de kafelerinde birşeyler içmek için uygun bir yer.

Beyrut izlenimlerine ve yazılarına şimdilik bir nokta koyalım.

Lübnan’ın en ünlü doğal güzelliklerinden Jeita Grotto ve Lübnan’ın üçüncü en büyük şehri Sidon ile Lübnan üzerine yazmaya devam edeceğiz…

beyrut – hep yıkılan şehir (2)

Wednesday, June 9th, 2010

“Batı Beyrut” filmi tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ortadoğu’nun hem hüzünlü, hem mizahi yönünü yansıtıp, iki çocuğun gözünden bir aileyi ve Beyrut’un acı hikayesini resmetmiş ve savaşın insanları ve bir şehri nasıl yıktığını özetleyivermişti. Beyrut’u görmek istediğim ilk andı.

Televizyon ekranlarında ve uluslararası siyaset arenasındaki Lübnan ve Beyrut haberlerini -2006 savaşı ve Hariri suikastlerini- saymazsak Lübnan ve Beyrut ile son kez Ece Temelkuran’ın Ocak 2010′da çıkan ilk romanı “Muz Sesleri”* nde tekrar karşılaştım. Burada konuyla ilgisiz olmakla beraber bu “roman” hakkında da kocaman bir parantez açmak istiyorum.

Ece, belki başarılı bir gazeteci, belki iyi köşe yazıları da yazıyor ve belki güzel araştırma kitaplarına da imza atıyor fakat tüm bunlar iyi bir roman yazmak için yeterli olmuyor maalesef. İlgi çekici bir şehir var, Beyrut, Oxford ve Istanbul üçgeni ve farklı kökenlerden karakterler arasında doğu / batı ayrımını işlemek, ortadoğu’ya dokunmak kolay olmuyor. Yer yer didaktizme kaçan noktalar, derinlikten yoksun kalmış, yoksun kaldığı için de oturmamış karakterler okuma sonrası “roman” tadı vermiyor / veremiyor. İyi niyetli bir çaba belki var ama roman yazmak başka bir şey ve maalesef iyi niyet yeterli olmuyor. Bu anlamda yer yer ilginç diyaloglar ve tasvirler ile alıntılık cümleler olsa da kitap “roman” olmasının hakkını verememiş. Burada parantezi kapatalım.

Muz Sesleri’nde iç savaşa dair kısa bir bölüm şöyledir:

O geldiğinde şehir çoktan ikiye bölünmüştü. Batı ve Doğu Beyrut olarak. Doğu Beyrut’ta hristiyanlar ve onların camdan dünyası, Batı Beyrut’ta, bizim topraklarımızda ise savaş vardı. Bir gün büyüdüğünde eğer bir dünya haritası ve onun üzerinde, Akdeniz kıyısında küçücük bir nokta olarak Beyrut’u görürsen bu küçücük toprağın nasıl ikiye bölündüğünü anlamayabilirsin. Önemli değil, bil ki zaten kimse tam olarak anlamadı olup bitenleri.

Beyrut anlaşılması imkansız görünen, alabildiğine ilginç ve alabildiğine karışık bir şehir oluvermişti gözümde. Farklı inançlardan ve alabildiğine farklı siyasi görüşlerden insanlar, tarihin en eski yerleşim coğrafyasına kurulmuş, Akdenizle kolkola olan bir şehir ve savaşın ve yıkımın tarihin hiçbir döneminde eksik olmadığı bir ülke.

Bu yazıda “Beyrut : Hep yıkılan şehir” başlığını kullandım ama Beyrut’un diğer adını da hemen belirtelim: “Asla ölmeyen şehir / The city that would never die”. “Hep yıkılan şehir” dedim çünkü Beyrut, 5000-6000 yıllık tarihi boyunca aşağı yukarı yedi defa büyük ölçekli yıkıma uğramış bir şehir. Bununla beraber “Asla ölmeyen şehir” diyorlar çünkü hep yıkılmasına rağmen her defasında kendi küllerinden yeniden doğmuş, yeniden ayağa kalkmasını bilmiş bir şehir Beyrut.

Camilerin, kiliselerle yanyana olduğu, ezan sesinin çan sesine karıştığı, Ümmü Gülsüm’ü de (Umm Kulthum), Feyruz’u da (Fairuz), Marie Kairouz’u da (Sister Marie Kairouz) aynı anda bağrına basabilen bir şehir.

Çok sesli bir koro, hep kavga edip sonunda hep barışan, her an ölümü yaşamış ama eğlenmeyi hiç unutmamış bir şehir Beyrut.

Devam edecek…


* Muz Sesleri, Ece Temelkuran, Everest Yayınları, Ocak 2010