Archive for February, 2010

Toronto’s House on the Hill – Tepedeki Ev

Thursday, February 18th, 2010

“Eski” veya “tarihi” dediğimiz şey çok göreceli anlamlara sahip. Çocukluğumda büyük abimin gözalıcı, turuncu kutuda sakladığı madeni para koleksiyonunu gizli gizli açar, her bir madeni paraya uzun uzun bakardım. Sonuçta o madeni paraların hemen hepsi benden daha “eski”, benden daha “tarihi” ve görüp geçirdikleri yıllar itibariyle benden daha büyüktüler. Benim doğum tarihimden sadece beş ya da on yıl daha önce basılmış bu paralara yüzlerce yıllık tarihi eserlermiş gibi bakardım. O yıllar itibariyle benim kısacık tarihimde beş ya da on yıl yüzyıla bedeldi galiba. Muhtemelen büyük abim ise o paralara sadece ve sadece coçukluğunda geçerli olan paralar olarak bakıyordu. Benim açımdan kendi kısacık kişisel tarihimin çok ama çok ötesinde olan o paralar abim için sadece bir çocukluk anısıydı belki de.

Tam da önümdeki vazoda 1929 tarihini görünce yukarıda aktardığım çocukluk anım; abimin madeni para koleksiyonu ve benim onlara bakışım aklıma geldi. Tarihi görece kısa olan bir ülkede 1911 yılında inşa edilmiş bir yapı şehrin en önemli tarihi eserleri arasında sayılabiliyor, 1929 ya da 1943′te yapılmış bir koltuk takımı seyir alanının en alımlı yerlerinden birinde ziyaretçileri selamlayabiliyor ya da 1950′lere ait bir tablo duvardan size göz kırpabiliyor. Eğer siz tarihi bin yıllarla ölçülen bir şehirden geliyorsanız durumu biraz garipseyebiliyorsunuz. Siz bu eserlere sadece 1900′lü yıllardan kalma bir iki parça eşya gözüyle bakarken, bu şehrin insanları sizin bir iki parça eski eşya dediğiniz şeye “muhteşem bir tarih” diye bakıyorlar.

Şehirde gezilebilecek “must see” dedikleri liste kısa olunca, çok istekli olmasamda gelmişken göreyim şurayı diyerek “Casa Loma” nın yolunu tuttum. Gerek şehrin insanları gerekse tanıtım broşürleri burayı şehrin mutlaka görülmesi gereken önemli yerlerinden biri olarak gösteriyorlar. İspanyolca anlamı “tepedeki ev” olan bu şatonun ne sahibi ne de mimari ispanyol iken ne diye ispanyolca bir isim vermişler pek anlaşılmıyor. Galiba bizde bir dönem olur olmaz herşeyin fransızcasının kullanılmasına yol açan fransız hayranlığının ispanyol eşdeğeri burada bir dönem etkili olmuş. Kim bilir?

Şatonun tarihi anlamda ilgi çekecek bir yanını ben bulamadım. Şato olması, iç dekorasyonunun çok güzel olması, gotik tarzda yapılmış bir yapı olması ve 1900′lerde yaşamış zengin bir ailenin yaşam tarzı hakkında bilgi vermesi dışında da pek bir şey yok. Söz konusu şato X-men, Chicago ve diğer bazı filmlere de çekim için ev sahipliği yapmış. Zamanında 40′dan fazla hizmetlinin görevli olduğu dev bir şato yani.

Burayı gezdikten sonra tekrar anladım ki “tarihi” veya “eski” gibi kavramlar kendi tarihinizin nerede başladığına o kadar bağlı ki. Tıpkı benim kendi doğum tarihimden beş-on yıl önce basılmış paralara tarihin ötesindenlermiş gibi bakıp, hayretlere düşmem gibi, Toronto’lularda bu şatoya hem şehrin simgelerinden biri hem de tarihi bir yapı gözüyle bakıyorlar.

-

başka kentler, başka denizler…

Neşeli günler…

Veni, Vidi, …

Monday, February 15th, 2010

Bundan tam 2057 yıl önce, Roma imparatoru Julius Caesar (hani kuyusunu Brutus’un kazdığı Caesar, bizim Caesar yahu) kazandığı bir zafer sonrasında Roma’ya gönderdiği bir mesajda dostlarına şöyle demiş : “Veni, Vidi, Vici”. Yani “Geldim, gördüm, yendim”. Benim iddiam odur ki eğer olanaklar el verseydi ya da Caesar dişini sıkıp biraz daha yaşasaydı ya da ne bileyim Alitalia okyanus ötesi uçuşlara milattan önce 50 yıllarında başlamış olsaydı, ya da şehir 1800′lerde değil de milattan önce 50 yıllarında kurulmuş olsaydı Caesar kesin ordusuyla buraya gelir, gelir gelmezde dudaklarından şu cümle dökülürdü : Geldim, gördüm, dondum.

Julius Caesar’ı milattan öncede bırakıp biz bugüne dönelim.   Her büyük şehrin nerdeyse kendisiyle özdeşleştirdiğimiz bir büyük yazarı vardı. New York bizim için Woody Allen, Balzac Paris demekti, Londra Dickens olmadan Londra olamayacak ve Dostoyevski olmasaydı St.Petersburg’u bilmeyecektik belki de.  Şimdi gelelim bu soğuk şehre;  benim arayıpta bulamadığım şey bu şehirde, bu soğuğu insanı bezdiren, düzeni usandıran şehirde, insanda ilham uyandıran, ona hayat aşılayan bir ruhunun olmaması ki, şimdiye kadar bu şehri anlatan doğru düzgün bir yazarı bile olamamış muhtemelen aynı sebepten. Toronto ismini duyunca aklınıza gelen bir yazar var mı? (Hayır, Naomi Klein değil, o hiçbir zaman Toronto üstüne yazmadı değerli okuyucu)

Derler ki; her şehir kendi coğrafyasıyla biçimlenir, her kent kendi koşullarında yaratır kendini ve insan yaşadığı şehirle belirler kendi yaşamını biraz. İşte Toronto şehri ve burada yaşayanlar (Torontonians) içinde bu durum değişmemiş görünüyor. Alabildiğine düz bir coğrafya üstüne konumlanmış bir şehir ve o şehirde donduran bir soğuk. Sanki bu şehirdeki herşeye karar vermiş olan insanlar değilde, o insanı bezdiren “soğuk”. Yeraltı alışveriş merkezlerinden, ulaşım ağına kadar herşey ama herşey soğuğa göre düzenlenmiş.


Ne İstanbul kadar büyük, ne de Floransa kadar küçük. Ne Rio kadar hareketli ne de Ankara kadar sakin. Bu şehir coğrafyasının ve ikliminin izin verdiği kadar canlı, çok kültürlülüğünün elverdiği ölçüde özgün, yerlilerinin sayısı kadar otantik ve soğuğun müsade ettiği kadar sıcak bir şehir.

Fazlasını bekleme yolcu, fazlası yok!

-

Eğlenceli bir şarkı, “Baby It’s Cold Outside” ile nokta koyalım.