Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon 301 lütfen

Son zamanlarda ,açık ya da kapalı şekilde, milliyetçilerle dalga geçmenin genellikle ne uygun ne de tekin olduğu söyleniyor. Geniş düşünce ufuklarına sahip görünen insanların bile bu noktada duyarlılık katsayılarının logaritmik olarak arttığını görmek için kahin olmak da gerekmiyor üstelik. Gerek sosyal alanda gerekse politik alanda makul söylemlerin yerinin hızla daha milliyetçi söylemlerle değiştirildiği bu sürecin fitilinin ateşlenmesi için gerekçe bulmakda çok zorlanmıyor demokrasi oyununun sahne arkası figürleri. Defalarca sahneledikleri oyunu iyi ezberlemişler. Rol değişimleri, tempoyu yükseltmeler belli ki çalışılmış üzerinde. Her daim sahneye çıkacak cesur bir kahramanları da vardır. Yine öyle oldu galiba. Bilirsiniz kahramanlar hep adaleti tesis ederler masallarda işte bizim kahramanımızın adaleti bu defa hukuk fakültesi tescilli çünkü kendisi bir avukat.

Ortamın da uygun olmasının etkisiyle sahneye çıkması ile büyük ses getirmesi arasındaki zaman hemen hemen bir oldu. Keza kahramanımız an alıcı ve kolay hamleyi iyi hesaplamış olacak ki kitlesel bir soruna tercüman oldu. Tercüman olmakla kalmadı. Çünkü o bir kahramandı ve kahramanlar her zaman bir milletin en zor anlarında ortaya çıkardı. Koca bir millete göz göre göre hakaret ediliyordu hatta hakaretin boyutu o kadar büyümüştü ki hakaret sahipleri hakaretlerini gazetelerden yaydıkları yetmiyormuş gibi bir de utanmadan bu hakaretlerini konferans düzenleyerek, kitap basarak yaymak gafletinde bulunmuşlardı. Artık kahramanımız daha fazla dayanamazdı, bir kuvvet kendi(ni) sahneye fırlatı(lı)verdi. Hakaret etmek bir suçtu ya, kahramanımız da hukuk eğitimi almış olmasının verdiği özgüven ile ardarda kükremeye başladı. Hem müvekkil olacaktı hem savunma avukatı ama bu kadarı yetmezdi sert bakışlı, vatansever kahramanımıza o yargıçta olmak istedi.

Söylediklerinin, konuştuklarının ve mahkeme önlerinde yaptıklarının suç olduğu söylendi bir iki cılız ses tarafından ama hem polis hem yargı engel olmadı bu kutsal mücadelesinde ona. Ki bazılarının payına yumruk, bazılarının payına hapis düşerken insanların, onun payına kendisine yardım için uzanan kadife eller düştü. Doğru yere dükkan açmıştı, bu millete ne zaman hakaret edilse o hep ön saflarda olacaktı. Biri “mozaik”? mi dedi; hemen kükreyecekti: “ne mozaiği ulaann”?. Biri türklüğe hakaret mi etti; hemen davranacaktı: “Savcı bey, arkadaşa bir porsiyon TCK 301″? diye.

Yıldızını parlatırken milliyetçilik cilasıyla, hiç bir kitabı, hiç bir yazarı es geçmeyecekti. Her kim bu yüce millete dil uzatmaya kalkar, karşısına dikilecekti gözü milliyetçilikle dönmüş kahramanımız. Hukukçu kimliğininden, cesaretinden dem vurulur olacaktı kahvehane köşelerinde, içinde “helal olsun, türkiye seninle gurur duyuyor”? tanıdık ifadeleri eşliğinde.

Kararlıydı, elinde kapı gibi TCK 301, ardında derin ve sarsılmaz kadife eller vardı ya kahramanımız hızını alamadı sonunda. Bu topraklar kahramanımıza dar gelmiş olacak ki artık uluslararası vitrine çıkma zamanı geldiğine hükmetti. İsveç Nobel Akademisi’ne, malum yazara ödül verdi diye dava açmaya karar verdi(*). Türk’ün gücünü tüm dünyaya ıspatlayacaktı. İsveç’e gidip akademiye dava açacaktı açmasına ama ufak bir sorun vardı: davayı hangi gerekçeyle açacaktı? (Nobel edebiyat ödülünü niye Nihal Atsız‘a vermediniz diye açabilir miydi acaba) Çok da sorun değildi gerekçe. “Hele davayı bir açalım gerekçesi elbet bulunur”? diye düşünüyordu!

İnsanlıktan anladığı “ırkçılık” olan bir insanın, hukuktan anladığı da bu kadar oluyordu galiba…

iyi pazarlar,

Erhan Ekici
————————————————————-
* ‘Nobel Akademisi’ne dava açacağız’, 15 Ekim 2006, Pazar, http://www.ntv.com.tr/news/387968.asp

Leave a Reply